Foucault’dan Epstein Dosyalarına: Ahlaktan Kopmuş Dehanın İfşası
Modern çağ, insanlığı yalnızca bilgiyle değil, ikonlarla da kuşattı. Sanat, bilim, felsefe ve siyaset alanlarında bazı isimler, ürettikleri fikirler ve etkileri nedeniyle zamanla eleştiriden muaf, sorgulanamaz ve neredeyse kutsal figürler hâline getirildi. Bu ikonlaştırma süreci, başarıyı ahlakın önüne koyan seküler bir zihniyetin ürünüdür. Ancak son yıllarda ardı ardına gelen ifşalar, skandallar ve tartışmalar, bu dokunulmazlık zırhını parçaladı ve şu gerçeği görünür kıldı: Ahlaktan ve maneviyattan yoksun olduğu hâlde ikon ve “idol” hâline getirilen her kişilik, çoğu zaman görünmeyen yüzünde pespayedir.
Bu bağlamda Michel Foucault hakkında dile getirilen iddialar ile Jeffrey Epstein dosyaları sonrasında Noam Chomsky, Stephen Hawking, Richard Dawkins, Steven Pinker ve Lawrence Krauss gibi isimlerin tartışmalı ilişkilerle anılması, yalnızca bireysel ahlaki zaaflardan ibaret değildir. Bunlar, modern aklın ürettiği ve koruduğu bir zihniyetin ifşasıdır. Mesele tek tek isimler değil; bu isimlerin ahlaki sorgulamadan neden ve nasıl muaf tutulduğudur.
Michel Foucault, iktidar, beden ve cinsellik üzerine geliştirdiği teorilerle özellikle sol ve seküler çevrelerde büyük bir entelektüel otorite kazanmıştır. Ne var ki bu otorite, zamanla ahlaki bir dokunulmazlığa dönüşmüştür. Foucault’nun yakın çevresinde yer almış isimlerden Guy Sorman’ın yıllar sonra dile getirdiği, Kuzey Afrika’da çocuklara yönelik cinsel istismar iddiaları, bu dokunulmazlığın ne denli tehlikeli bir körlük ürettiğini göstermektedir. İddiaların doğruluğu hukuki olarak ayrıca değerlendirilmelidir; ancak asıl sorun, bu tür iddiaların uzun süre boyunca entelektüel şöhret gerekçesiyle görmezden gelinmiş olmasıdır.
Bu ahlaki körlüğün teorik zemini ise Foucault’nun bizzat yer aldığı 1977 tarihli dilekçede açıkça görülmektedir. Fransa’da cinsel ilişkide rıza yaşının kaldırılmasını savunan ve çocukların cinsel ilişkiye rıza gösterebileceğini ileri süren bu metne imza atan entelektüeller arasında Foucault’nun da bulunması, meselenin yalnızca kişisel değil, düşünsel bir yönü olduğunu ortaya koymaktadır. Bireysel özgürlük söylemi, burada çocukların korunması ilkesini bilinçli biçimde devre dışı bırakmıştır. Foucault’nun “İnsan kendisi söz konusu olduğunda kördür” sözü, bu noktada teorik bir tespit olmaktan çıkıp ahlaki bir itirafa dönüşmektedir.
Uzun yıllar boyunca Foucault’nun yazdıklarıyla yaptıkları arasındaki gerilim, “özgürlük”, “marjinallik” ve “beden politikası” söylemleriyle meşrulaştırılmıştır. Eşcinsellik ve sınır aşımı, entelektüel cesaret olarak sunulmuş; ahlaki sınırlar ise baskıcı geleneklerin ürünü gibi gösterilmiştir. Ancak zamanla bu savunma hattı çökmüş, mesele cinsel yönelim tartışmasının ötesine geçerek doğrudan ahlaki ve hukuki sınırların ihlali iddialarına dönüşmüştür. Bu noktadan sonra artık “yazdıkları” ile “yaptıkları” arasındaki uçurum görmezden gelinememektedir.
Benzer bir ahlaki çöküş, Jeffrey Epstein skandalı etrafında şekillenen entelektüel ilişkiler ağında da ortaya çıkmıştır. Epstein’la temasları, seyahatleri veya ilişkileri kamuoyuna yansıyan Chomsky, Hawking, Dawkins, Pinker ve Krauss gibi isimler, yalnızca bireysel tercihler üzerinden değil, temsil ettikleri seküler ahlak anlayışı üzerinden de sorgulanmıştır. Yıllarca dini ahlakı ilkel, baskıcı ve irrasyonel olarak eleştiren bu figürlerin, böylesi bir skandal karşısında net ve tutarlı bir ahlaki duruş sergileyememesi, seküler aklın kendi içinde güçlü bir vicdan mekanizması üretemediğini göstermiştir.
Felsefi açıdan bakıldığında ahlak, aklın sınırıdır. Bu sınır ortadan kalktığında akıl kendini mutlaklaştırır, deha dokunulmazlık üretir ve güç hesap vermez hâle gelir. Modern düşüncede sıkça rastlanan “üstün birey” fikri, pratikte ahlaki muafiyet doğurmuştur. Foucault’dan Epstein çevresindeki entelektüel elitlere uzanan çizgi, ahlaktan kopmuş aklın kaçınılmaz sonucudur. Bu, bireysel sapmaların tesadüfi toplamı değil, yapısal bir çürümedir.
İslam düşüncesi ise ilmi ve aklı ahlaktan bağımsız düşünmez. Kur’an’da bilgi övülür; ancak bu övgü takva şartına bağlıdır: “Allah’tan ancak âlimler hakkıyla korkar.” Bu ilkeye göre ilmi olup ahlaki sınırı olmayan kimse, hidayet kaynağı değil, fitne sebebidir. Firavun’un bilgisi, Karun’un serveti ve Bel‘am’ın ilmi, ahlaktan kopuk olduğu için ibret vesilesi olarak anlatılır. İslam’ın ölçüsü nettir: Üstünlük bilgiyle, güçle ya da şöhretle değil; ahlak ve takva iledir.
Foucault, Chomsky, Hawking, Dawkins, Pinker ve Krauss etrafında dönen tartışmalar bize şunu öğretmelidir: Deha masumiyet değildir, bilim ahlakın alternatifi değildir ve ikonlar hakikatin ölçüsü olamaz. Ölçü kaybolduğunda bilgi kibir üretir, akıl istismara dönüşür ve ikonlar putlaşır. Zaman ise bu putları mutlaka yıkar. Geriye kalan, hakikatin çıplak ve sarsıcı yüzüdür.
-Ammar Eseri-

