Suriye’de Suriye Arap Cumhuriyeti ile Suriye Demokratik Güçleri (PYD-YPG-PKK) arasında Halep operasyonlarıyla başlayan çatışmalar, ülkemizde sahadan çok zihinlerde yürüyen bir savaşa dönüştü. Bu süreç, Kürtçü ve Türkçü kamplaşmayı derinleştiren, medya üzerinden yürütülen yoğun algı operasyonlarıyla beslendi. Kürtçü ve seküler sol çevreler yaşananları “Kürt katliamı” söylemiyle sunarken; Türkçü ve muhafazakâr sağ çevreler meseleyi Türkiye merkezli bir ulus-devlet kazanımı gibi okumaya çalıştı. Böylece sahayı ve medyayı sağlıklı okuyamayan birçok kişi, farkında olarak ya da olmayarak ideolojik savaşların aparatı hâline geldi; adaletten yoksun sloganlara ve fanatik reflekslere savruldu.
Bir Müslüman olarak, doğru bir anlayış ve duruş sergileme sorumluluğu gereği bazı kanaatleri ortaya koymayı ehem ve elzem gördüm.
Tarih boyunca savaşların temelinde üç ana saik yer almıştır: kavmiyet, ganimet (toprak ve çıkar) ve akide. İslam’ın ölçüsüne göre kavmiyet ve ganimet merkezli her mücadele batıldır. Bu bağlamda Türk’ün de Kürd’ün de etnik aidiyet üzerinden yürüttüğü davalar haklılık üretmez. Aynı şekilde ilahi bir akideye dayanmayan, vahyin rehberliğinde güdülmeyen hiçbir misyon meşru değildir. Çünkü İslam’da haklılığın kaynağı soy, coğrafya veya çıkar değil; hak akidedir.
Suriye sahasında yaşanan çatışmaları yalnızca “zalim-mazlum” ikiliğine indirgemek meseleyi eksik ve yanıltıcı okumaktır. Zulme karşı olmak tek başına haklılık sebebi değildir. Asıl belirleyici olan; hangi akide adına, hangi hedefle ve hangi değerler üzerinden bir mücadele yürütüldüğüdür. Şeriata açık düşmanlık eden, seküler ve ideolojik bir ajandayı esas alan Rojava bileşenlerini, sırf zalime karşı savaşıyorlar gerekçesiyle meşru bir taraf gibi sunmak, gerçekte İslam Şeriatine karşı saf tutmak anlamına gelir. Bu, hak ile batılın yerini değiştirmektir.
Aynı şekilde meseleyi milliyetçi reflekslerle Türkiye ulus-devletinin stratejik kazanımı gibi sunmak da sorunludur. Zira İslam, devletlerin bekası veya sınırların genişlemesi üzerinden değil; adaletin ikamesi ve ilahi hükmün üstünlüğü üzerinden anlam kazanır. Milliyetçiliği İslam söylemiyle süsleyerek dini bir araca dönüştürmek, ideolojik İslam düşmanlığından farklı değildir. Biri dini açıkça reddeder, diğeri onu istismar eder; fakat her ikisi de cahiliyye asabiyyesinin ürünüdür.
Müslüman için doğru duruş; ne Kürtçü ne Türkçü safta yer almak, ne de seküler ideolojilerin dilini tekrar etmektir. Doğru duruş, kendi kavmine yapılan yanlışı da, kendi mahallesinden gelen zulmü de reddedebilmektir. Adalet ancak bu iç muhasebe ile mümkündür; aksi hâlde kardeşlik slogandan öteye geçmez.
Tevhid, ümmet, uhuvvet ve adalet prensipleriyle İslam’a aidiyet iddiasında bulunan her Müslüman, öncelikle kendi kavmi içindeki cahiliyye kalıntılarına karşı tavır almakla mükelleftir. Kürt, kendi içindeki milliyetçi ve seküler savrulmalara; Türk de kendi içindeki milliyetçi ve inkârcı eğilimlere karşı net bir duruş sergilediğinde mesele “Kürt-Türk” geriliminden çıkar, hak-batıl eksenine oturur. İşte bu noktada İslam kardeşliği bir slogan olmaktan çıkar, adalet temelli sahici bir bağ hâline gelir.
Sorun etnik kimlik değil; etnisiteyi putlaştıran milliyetçilik ve dini dışlayan ya da istismar eden zihniyettir. Kur’an’ın ölçüsü nettir:
“Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide 8)
Zulüm, Kürt’ten geldiğinde Kürt tarafından; Türk’ten geldiğinde Türk tarafından savunuluyorsa, bu kardeşlik değil asabiyettir.
Zulüm, kimden gelirse gelsin savunulduğunda kardeşlik değil asabiyet üretilir.
Ancak herkes kendi mahallesindeki yanlışa karşı durabildiğinde adalet tesis edilir; adalet tesis edildiğinde ise kardeşlik kendiliğinden inşa olur. Kardeşlik, birbirini kayıtsız şartsız savunmak değil; birbirini hakka çağırabilmektir.
Sonuç olarak, İslam kardeşliği ancak iç muhasebe, adalet ve ilkeli mesafe ile mümkündür. İslami şiarlar bu zemin üzerinde yükseltildiğinde slogancı yaklaşımlardan çok daha sahici ve çözüm üretici olur. Böyle bir duruşta kazanan ne sağcı ne solcu ideolojiler ne de tağuti söylemler olur; kazanan Müslümanlar ve adalet olur.
Ammar Eserî

