Değerli kardeşlerim;
Toplum içinde sarraf kıymetlidir. Zira uğraştığı iş kıymetlidir. İnsanın uğraştığı iş kendi statüsüne doğrudan etki eder. Bu nedenle toplum, insanlar nazarında değer addeden mesleklere sahip olan kişilere özel hürmet gösterirler.
Peki peygamber mesleğini devam ettiren davetçiler? Bunlarında mesleklerinden dolayı özel bir değere sahip olmaları gerekmez mi?
Zira insanların kurtuluşu, nesillerin ıslahı için çalışan bu kimseler vesilesi ile belki de toplum rızıklandırılıyor, mühlet veriliyor.
Tirmizi’de rivayet edilen bir hadiste Allah Resulü aleyhisselam, çalışmayan ve ilimle iştigal eden kardeşini şikâyet eden kişiye; “Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor, rızıklandırılıyorsun” diyerek, onu sahiplenmesi, kazancını onunla paylaşmaya devam etmesi hususunda teşvik etmiş Allah’ın ona verdiği rızıkta onun da payı olabileceğini dile getirmiştir
Bunun gibi, bel ki de bizler bu nedenle rızıklanıyoruz. Hiç düşündük mü?
Altını sarrafı bilir.
İlmin değerini, ilmin önemini, o ilmin alimi ve o ilme bedel ödemiş kimse bilir.
Dava adamının kıymetini, değerini de yine dava için bedel ödemiş kimseler bilir.
Dava adına bazı kazanımların hangi yorgunluk, sancılar ve vazgeçilmişliklerin ardından elde edildiğini de ancak o yolda yorulmuş olan kimseler bilir.
Ne yazık ki bizler, bu davayı sadece dava adamlarına indirilmiş ve onlardan sorulacak bir meseleymiş gibi bakmaktayız. Kendi işimize, aşımıza bakarken onun ise fedekarlık etmesini bekliyoruz.
O ailesinden vazgeçecek, o işinden vazgeçecek, o kazanabilme ihtimali olan varlığından vazgeçecek ve o zamanından vazgeçecek ve geçmelidir. Kendileri ise bazen onlar ile sohbet edecek, bir şey olursa bazen onlara danışacak ama esasta kendi hayatına ve yoluna bakacak… Onların davetlerine maddi ve manevi bir katkıda bulunmayacak, onların araç ve gereçlerinin temininde payidar olmayacak, onların maddi ve manevi ihtiyaçlarında kolaylıklar sunmak adına kılını kıpırdatmayacak…
Ne güzel değil mi? Şeytan bizleri nasılda kandırmakta ve bize yaptığımız bu çirkin bakışı normal göstermektedir.
Bir süredir Mekke’deyim. Çok kişi gelip gitmekte, bir yandan dava adına dertli olanlar ve diğer yanda dünyadan hiç haberi olmayan insanlar gelip geçmektedir. Sohbet edip gözlemlemekteyim. Kimi insanların bu anlamda derin bir sessizliğe sahip olduğunu ve kimisinin ise tercih ettiği memurluğun arkasında bu yaranın olduğunu görmekteyim.
Bazılarında konu açılınca acı bir tebessüm beliriyor yüzlerinde ve başları yere eğilip öyle ifade ediyorlar yaptıkları tercihin sebebini…
Düşünün bir dava adamı, davasından başka bir şey düşünmeyecek, davası adına yaptığı çalışmalar dışında bir yönelimi olmayacak ve hayatı bu döngü içinde olmak zorunda kalacak ama buna tanık olan hiç kimse bu dava adamının vazgeçmişliklerini dert etmeyecek ve bu sancıdan haberi olmadan normal hayatına devam edecek öyle mi?
Halbuki hakikat şudur, herkes Allah katında bundan sorulup, bunun hesabını verecektir.
Evinde oturan, önceliği işi, çocuğu, eşi ve menfaati olanlar bunu bilmese, anlama ve hissetmese de bu durum böyledir. Ve Bir gün belki anlarlar ama o gün bazı şeyler için belki de çok ama çok geç olacaktır.
Bakınız, ilim yolunda mücadele veren kişiye kazancından veren şahsa Allah resulü “aaa ne kadar güzel, sen infak edip onu ayakta tutuyorsun. O da sana yardım etsin, o da bir şeyler yapıp yükünü azaltsın ya da o da hem çalışsın hem de ilimle meşgul olsun” demek yerine “Belki de ondan dolayı rızıklandırılıyorsun” diyerek bu zaten senin görevin, sen zaten bunu yapmak durumundasın demiştir.
Bu örnek ile anlıyoruz ki herkesin kendi kazancından, kendi zamanından, kendi imkanından ümmet adına davaya kendini vakfetmiş kişileri düşünüp hesap etmesi bir tercih değil zorunluluktur.
Şeyh Useymin’in “Allah yolunda olanlar” kısmına bu din için vakit ve zamanlarını seferber etmiş alimler ve davetçilerdir diyerek zekatın taksimatında özellikle buraya dikkat çekmesi de buna bir örnektir.
Zira Allah yolunda cihad eden ile cihad edenlerin varlığından haberdar edip, insanlara bu dinin izzetini nasıl savunmaları gerektiğini öğreten kişi de aynı yolda ve istikamettedir.
Bu nedenle diyebilirim ki; ümmetin kendi malında onların payını düşünmemesi, anlamaması ve kazancına onları dahil etmemesi tam anlamıyla bir cimrilik, cahillik ve bencilliktir.
Nice abilerimiz vardı, ümmete küstüler ve kendi dünyalarına çekildiler.
Bu anlamda bunun örneklerini burada yakın zamanda görmek ile beraber daha önceden yaşadığım şu hatıra aklımdan gitmemektedir.
Bir gün bir İnşaatta birine denk gelmiştim. Uzun saçlıydı ve sakalı yoktu. Biraz konuşunca Fizilal’den, Said Havva’dan örnekler vererek bazı konuları güzel sentezlemişti.
Ben, o çıkarımlara dertli olmayan birinin ulaşılabileceğine inanmayan biriyim.
Biraz özelden sordum, köy, kahve demeden davet etmiş biri ve günün sonunda her şeyi terk etmiş ve dava ile ilgili yaşadıklarını sadece hatıra olarak anlatıyordu. O da merak edip deşen kimselere…
Bağlantıda kalmak istedim ama o bundan imtina etmişti, istememişti. Daha sonrada denk gelmemiştim bu abimize…
Biraz dinlediğimde, onun konuşmaları içinde elde ettiğim çıkarımlarda fark ettiğim şey; yaşadığı zorluklarda kimse onu düşünmemiş, kimse onun bazı şeyleri davası için terk ettiğini umursamamış ve düştüğünde kaldırmak için imkanlarını ona sunmamış vs.vs
Üst üste gelen imtihanlara aile de eklenince önce köşesine çekilmiş ve sonra da sessizce insanlardan uzak mütevazı bir hayatı tercih etmiş…
Neden inşaatta çalışıyorsun demiştim. Çünkü belliydi çok şey yapabilecek birine benziyordu. Bana;
“Bedenim yorulunca daha az düşünüyorum demişti.” O gün dinlerken, davasını terk etmeye, Allah yolunda mücadele etmeye ne mani olabilir ki? Nihayetinde bunların hepsi imtihan değil mi? Diye sorguladığımda o;
Sence bu sadece giden için mi imtihan, peki gitmesine sebep olanların da imtihanı değil mi demişti. Kısmen hak versem de iç dünyam da kızmış ve tam anlamıyla bir mana da verememiştim.
Geçenlerde Medine’den bir kardeş Mekke’ye gelmişti ve bana ortak tanıdığımız çok kapasiteli bir Müslümanın bulunduğu şehirde çalışmayı bıraktığını ve ticari arayışlar içinde olduğunu söyledi. Başka bir kardeşte, en faziletli yol bir insanın hem maişetini kazanması hem de davet yapması demişti ve bunu diyenler ise sadece ticari uğraş içinde kardeşlerdi. Buna tebessüm ettim. Yıllık 30-50 bin dolar kazancı düşük gören bu kardeşler kazançlarında onun payı olduğunu düşünmek yerine o kardeşin kendi maişetini kendi kazanması ve bu şekilde davet etmesinin daha faziletli olduğunu söylüyorlardı.
Ben, kendi maişetimi kazanan ve davetimi kendim yapan biriyim elhamdulilleh, bundan bir rahatsızlık duymamakla beraber ümmetin davetçilerine bu şekilde bakıp onları destekleyerek Allah’a mazeret sunmak yerine o kişinin özelinde sanki onun imtihanı onları asla ilgilendirmiyor ve Allah onlara hiç sormayacak gibi davranmaları bana taaccüp ettirmişti.
Yani birilerinin ailesi var, çalışıp kazanma mecburiyeti var. Yatırım yapıp kendini garantiye alma ihtiyacı var. Ve bu varlar sırasında davet, çalışma ve mücadele hiçbir şekilde yoktur. O davetçi ise hem gelip onların yaptığını yapacak ve hem de onların yapmadığı daveti yapacak ve ümmetin yani dolayısıyla onların çocuklarının ıslahı için mücadele edecek öyle mi?
Sizce de çok ama çok garip bir durum değil midir?
Bu garipliğe dikkat çekmek için ise, başlığa “Dava adamları ve davamız” değil, “Dava adamları ve davaları” demeyi uygun gördüm…
Bu yazımı sesli olarak düşündüklerimden sayabilirsiniz…
Abdullatif Mermer