Son günlerde sosyal medyada Halep’te Kürtlere, özellikle kadınlara, çocuklara ve sivillere yönelik işkence yapıldığı iddiasıyla dolaşıma sokulan görüntüler, hakikati ortaya koymaktan çok, bilinçli bir algı inşasına hizmet etmektedir. Faili, bağlamı ve doğruluğu ispatlanmamış bu içerikler, insani duyarlılık maskesi altında politik propaganda üretmenin en ucuz ve en tehlikeli yoludur. Acıların gerçekliği, yalanın dolaşıma sokulmasına mazeret olamaz; mazlumların dramı, hiçbir grubun siyasal ajandasına malzeme edilemez. Devrimden sonra Suriye Arap Cumhuriyeti’nin politikalarını tasvip etmediğimi defalarca ifade etmiş biri olarak, bugün de aynı açıklıkla söylüyorum: Kimliği belirsiz görüntüler üzerinden “işkence” söylemi üretmek, hakikati savunmak değil, onu istismar etmektir. Bu yazı, duygulara hitap eden manipülasyonlara değil; delile, adalete ve çıplak gerçeğe dayanma çağrısıdır.
Günümüz dünyasında bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaydır. Ancak bu kolaylık, beraberinde büyük bir tehlikeyi de getirmiştir: bilginin doğruluğundan emin olmadan hızla yayılması. Sosyal medya, insanlara düşüncelerini özgürce ifade etme imkânı sunarken, aynı zamanda algı operasyonları ve medya manipülasyonlarının en etkili araçlarından biri hâline gelmiştir. Artık kitleleri yönlendirmek için ordulara değil, birkaç cümlelik bir paylaşım ve etkileyici bir görsel yeterli olabilmektedir.
Algı operasyonu, bir topluluğun olayları belirli bir bakış açısından görmesini sağlamak için yapılan bilinçli yönlendirmedir. Medya manipülasyonu ise bilgiyi seçerek, eksilterek ya da çarpıtarak sunma yoluyla gerçeği istenen yönde şekillendirmektir. Sosyal medyada bu iki yöntem çoğu zaman iç içe geçer. Bir olayın sadece belli bir kısmı paylaşılır, duygusal görüntülerle desteklenir ve kısa sürede binlerce kişi tarafından gerçek kabul edilerek yayılır. Böylece doğruluğu sorgulanmayan bir anlatı, toplumun ortak kanaatine dönüşür.
Bu manipülasyonun en tehlikeli yönü, insanların duygularına hitap etmesidir. Öfke, korku, acıma ve nefret gibi güçlü duygular, aklın önüne geçtiğinde eleştirel düşünme zayıflar. “Herkes paylaşıyorsa doğrudur” düşüncesi, bireyi sorgulamaktan alıkoyar. Oysa sosyal medyada dolaşan içeriklerin önemli bir kısmı bağlamından koparılmış, eski tarihlere ait ya da tamamen uydurma olabilmektedir. Ancak hızlı tüketim kültürü içinde, insanlar çoğu zaman kaynağı araştırmaya vakit ayırmaz.
Medya manipülasyonları sadece bireyleri değil, toplumun bütününü etkiler. Toplumsal kutuplaşmayı artırır, farklı düşüncelere karşı tahammülü azaltır ve güven duygusunu zedeler. İnsanlar artık olayları anlamaya değil, kendi inandıklarını doğrulamaya yönelir. Böylece hakikat, kişisel tercihlere göre şekillenen bir algıya dönüşür. Bu durum, ortak aklın ve sağduyunun yerini duygusal tepkilere bırakmasına yol açar.
Bu tablo karşısında yapılması gereken en önemli şey, medya okuryazarlığı bilincini geliştirmektir. Her görülen habere inanmak yerine kaynağını sorgulamak, farklı görüşleri karşılaştırmak ve bilgiyi doğrulamadan paylaşmamak, bireyin hem kendisini hem de toplumu korumasını sağlar. Sosyal medya, doğru kullanıldığında bilginin yayılması için büyük bir fırsattır; ancak bilinçsiz kullanıldığında gerçeğin üzerini örten bir sis perdesine dönüşebilir.
Algı operasyonları ve medya manipülasyonları çağımızın görünmez silahlarıdır. Bu silaha karşı en güçlü savunma, sorgulayan bir zihin, ahlaki bir duruş ve bilgiye karşı sorumluluk bilincidir. Hakikatin korunması, yalnızca gazetecilerin ya da uzmanların değil, her bireyin görevidir. Çünkü bir toplum, ancak gerçeği arama cesaretini kaybetmediği sürece özgür kalabilir.
Algı operasyonu, insanların olayları belirli bir çerçevede görmesini sağlamak için yapılan bilinçli yönlendirmedir. Medya manipülasyonu ise gerçeğin eksiltilmesi, bağlamından koparılması veya çarpıtılması yoluyla hakikatin gizlenmesidir. Oysa Kur’an-ı Kerîm’de, “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onu araştırın” buyurularak (Hucurât, 6) bilginin sorgulanması emredilmiştir. Bu ilahi ölçü, bugün sosyal medyada karşılaştığımız her haber için de geçerlidir. Doğruluğu araştırılmayan her paylaşım, bilmeden bir yalana ortak olma tehlikesi taşır.
İslam ahlâkında yalan, iftira ve zan büyük günahlar arasında sayılmıştır. Bir kimsenin şeref ve haysiyetine zarar veren yanlış bir haberin yayılması, kul hakkına girmektir. Sosyal medyada yapılan her paylaşım, sadece bir “tıklama” değildir; insanların onurunu zedeleyebilir, toplumda fitne ve düşmanlık doğurabilir. Resûlullah (s.a.v.) “Kişiye, her duyduğunu söylemesi günah olarak yeter” buyurarak, bilgiyi filtresiz aktarmanın ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Medya manipülasyonlarının en tehlikeli yönü, duyguları istismar etmesidir. Öfke, korku ve nefret duyguları kışkırtıldığında, akıl geri plana itilir, adalet duygusu zayıflar. Oysa İslam, adaleti ayakta tutmayı, düşmana karşı bile haktan sapmamayı emreder. Bir topluluğa olan öfkenin insanı haksızlığa sevk etmemesi gerektiği Kur’an’da özellikle vurgulanmıştır. Sosyal medyada dolaşan çarpıtılmış haberler ise tam tersine, insanları acele hüküm vermeye, suçlamaya ve ötekileştirmeye sürüklemektedir.
Bu noktada müminin sorumluluğu açıktır: Bilgiyi paylaşmadan önce doğruluğunu araştırmak, niyetini sorgulamak ve sonuçlarını düşünmek. Bir haberi yaymak, eğer fitneye, haksızlığa ve kalp kırmaya yol açıyorsa, susmak ahlâken daha erdemlidir. Çünkü İslam ahlâkı, sadece doğruyu söylemeyi değil, doğru olmayanın yayılmasına engel olmayı da kapsar. Hakikat, mümin için bir emanet; söz ise ahirette hesabı verilecek bir şahit gibidir.
Sosyal medyada yürütülen algı operasyonları ve medya manipülasyonları, çağımızın en büyük ahlaki imtihanlarından biridir. Bu imtihanda başarılı olmanın yolu; Kur’an’ın emrettiği tahkik, Resûlullah’ın öğrettiği edep ve kul hakkına gösterilen hassasiyetten geçer. Mümin, her paylaşımında “Bu doğru mu?”, “Bu adil mi?”, “Birinin hakkına giriyor muyum?” sorularını sormalıdır. Çünkü hakikati korumak, sadece bir bilgi meselesi değil, aynı zamanda bir iman ve ahlâk meselesidir.
Şimdi gelelim Halep’te, Suriye Arap Cumhuriyeti ordusu ile YPG güçleriyle yapılan çatışmalarda arada kalan Kürtlerin sivillerine yapıldığı iddiası ile servis edilen işkence videoları konusuna…
Suriye’de PYD–SDG (PKK) örgütünün “Rojava” kantonu ilan ederek hâkimiyet kurduğu bölgelerde, Suriye Arap Cumhuriyeti ile uzlaşı sağlanamadığı için zaman zaman çatışmalar yaşanmaktadır. Son olarak Halep’te, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Eşrefiyye ve Şeyh Maksud bölgelerinde de ağır çatışmalar meydana gelmiştir. Çatışma alanı hâline gelen bu bölgelerde hükümet, güvenlik gerekçesiyle halkı tahliye etmektedir. Bu süreçte sivillerin mağduriyet yaşadığı inkâr edilemez bir gerçektir.
Ancak bu mağduriyetin, “kadınlara, çocuklara ve sivillere işkence ve kıyım yapıldığı” şeklinde özellikle yeni Suriye ordusuna nispet edilmesi gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Çünkü paylaşılan görüntülerde işkenceyi kimin yaptığı açık değildir. Faili ve nispeti net biçimde ortaya konulamayan bu tür görüntüler, daha çok bir algı operasyonu izlenimi vermektedir. Videolarda mağdur edilen kadın ve çocuklar görünmekte; ancak faillerin kimliği, hangi güçlere ait olduğu ya da olayın hangi bağlamda gerçekleştiği ispatlanmamaktadır. Üstelik bu görüntülerin başka ülkelerde çekilmiş olması veya geçmişte Esed rejimine bağlı Şebbiha çetelerinin yaptığı işkencelere ait olması da ihtimal dâhilindedir. Zira Esed rejiminin mezalimi, sadece Suriye iç savaşı sürecinde değil, Baas rejiminin iktidara geldiği dönemden bu yana sistematik ve orantısız bir şekilde devam etmiştir. Bu nedenle, kimin tarafından gerçekleştirildiği kesin olarak ortaya konulmamış görüntülerin belirli bir tarafa mal edilmesi hem yanıltıcıdır hem de kamuoyunu yönlendirmeye açık bir zemine sahiptir.
Bu tür içeriklerin hiçbir somut delil ortaya konmadan belirli bir aktöre isnat edilmesi, hakikati ortaya çıkarmaktan ziyade duyguları yönlendirmeye hizmet etmektedir. Savaş ortamlarında bilgi kirliliği, en az silahlar kadar yıkıcıdır. Bir görüntünün bağlamından koparılarak servis edilmesi, halkın vicdanını harekete geçirmeyi amaçlayan fakat gerçeği perdeleyen bir yönteme dönüşmektedir. Oysa adalet, suçun da sorumluluğun da somut delillerle tespit edilmesini gerektirir. Kim tarafından, nerede, hangi şartlarda yapıldığı belli olmayan görüntüler üzerinden hüküm vermek, hem ahlaki hem de siyasi olarak sağlıklı değildir.
Bununla birlikte sivillerin yaşadığı acıların görmezden gelinmesi de mümkün değildir. Çatışma ortamında en ağır bedeli her zaman kadınlar, çocuklar ve masum insanlar ödemektedir. Ancak bu acıların istismar edilmesi, mağduriyetlerin propaganda malzemesine dönüştürülmesi, zulmü sona erdirmek yerine yeni düşmanlıklar üretmektedir. Gerçek mağduriyetlerin, doğrulanmamış görüntülerle gölgelenmesi, hem mazlumların sesini zayıflatmakta hem de kamuoyunun doğru bilgiye ulaşmasını engellemektedir.
Bu nedenle Suriye sahasında dolaşıma sokulan her haberin ve her görüntünün ihtiyatla değerlendirilmesi zorunludur. Özellikle sosyal medyada yayılan içerikler, çoğu zaman politik hedefler doğrultusunda seçilmekte, bağlamından koparılmakta ve belirli bir anlatıyı güçlendirmek için kullanılmaktadır. Böyle bir ortamda yapılması gereken, tarafgirlikten uzak durarak hakikati aramak, duygusal tepkiler yerine delile dayalı bir yaklaşım benimsemektir. Aksi hâlde, kimin gerçekten zulmettiği, kimin mağdur olduğu arasındaki çizgi bulanıklaşmakta; hak ile bâtıl birbirine karışmaktadır.
Sonuç olarak, PKK çevrelerinin asılsız ya da kimin tarafından yapıldığı ispatlanmamış videolar üzerinden yürüttükleri politik propagandalarla bir yere varmaları mümkün değildir. Kadınlara, çocuklara ve sivillere yönelik bu işkenceleri ister İslami kesimden bazı savaşçılar, ister Suriye Ordusu’ndan birileri yapmış olsun; tüm samimiyetimle ifade ediyorum ki, onların ne “cihadı”, ne “İslam’ı”, ne “devleti” ne de “mücadelesi” benim için hiçbir değer ifade etmez. Bu zulmü kim yaparsa yapsın, şiddetle lanetlerim. Evet, açıkça söylüyorum: Bu işkenceleri kim yaptıysa, Allah onlara lanet etsin ve hesabını sorsun.
Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hâlid b. Velîd’in bir cihad operasyonunda müşriklerin çocuklarını –bırakın işkence etmeyi– öldürdüğünü duyduğunda onu şiddetle azarlamış, Allah’a sığınmış ve Hâlid’in yaptıklarından beri olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bu tavır, savaşta dahi masumlara dokunulamayacağını, zulmün hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamayacağını ortaya koymaktadır.
Suriye’de Baas çetesi Esed rejiminin zulmüne, hatta aşırılığa sapmış DAEŞ’in ahmakça savaşına maruz kalmış, bu zulümlere karşı mücadele etmiş mücahitlerin bugün iddia edildiği gibi aslı varsa sivil Kürtlere aynı zulmü reva görmesi, hiçbir şekilde kabul edilemez. Eğer gerçekten böyle bir zulüm işleniyorsa, o yapıların ve o “devlet” iddialarının yıkılması, akıllarının başlarına gelmesi benim için daha evladır.
Yüce Allah, “Zalimlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur” buyurmuştur. Bu ayetten hareketle ben de açıkça diyorum ki: Zulüm kimden gelirse gelsin karşısındayım; eğer zulüm bizdense, ben bizden değilim.
-AMMAR ESERİ-

