Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara ve ekibi, ya AK Parti modelini ve Türkiye tecrübesini çok iyi analiz etmişler ya da kendilerine bu yönde çok net bir yol haritası çizilmiş. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen danslı basketbol gösterisi kendi çevrelerini bile rahatsız edince, hemen ardından manipülatif açıklamalar ve geri adım atmalar gecikmedi. Neymiş; Şara’nın durumdan haberi yokmuş, orada karşılaşınca çok rahatsız olmuş, soruşturmalar açılmış ve sorumlular görevden el çektirilmiş… Tam bir retorik klasiği!

Fetihten sonra izlenen politikalar; Batı ile ilişkiler, mücahitleri ve halkı motive etmek için sunulan istikbal hedefleri, İslami değişimleri ertelemek için üretilen ‘acziyet’ tesellileri ve muhaliflere görev tevdi edilmesi gibi pek çok gariplik, AK Parti’nin yönetime talip olduğu dönemdeki süreci hatırlatıyor. O dönem Türkiye’deki İslamcı kesime (tarikat, cemaat, cemiyet) ‘zaruret, acziyet, maslahat ve ehven-i şer’ teorileriyle sunulan ne varsa, bugün aynısı Suriye’de yaşanıyor.

Dün mesela en basitinden “Mursi”nin siyasi tutumu ve yaklaşımına bile tekfir üslubu kullananların bugün o eleştirdiklerinden daha vahim bir noktaya savrulması tam bir dejavu. Basketbol gösterisinden ‘Reis Ahmed Şara’nın haberi yokmuş da gerekeni yapmış’ masalı ise çok tanıdık. AK Parti, İslam’a ve Müslümanlara yakışmayan bir iş yaptığında trolleri ne diyordu? ‘Aslında Reis çok iyi ama etrafı bozuk; her şeyi onlar yapıyor, Reisin haberi yok ya da çevresi kuşatıldığı için tek başına gücü yetmiyor!’

-Lider Kusursuzdur, Çevre Bozuktur” Doktrini-

Bu, otoriter veya karizmatik lider odaklı hareketlerin en klasik savunma mekanizmasıdır. Lideri kitlenin gözünde kutsallaştırırken, yapılan hataları “etrafındaki liyakatsiz kadrolara” ihale ederek liderin meşruiyetini koruma altına alırlar. Ahmed Şara figürünün de daha ilk aşamalarda bu zırha büründürülmesi, yönetimin halkla kuracağı ilişkinin şeffaflıktan ziyade “temsili bir tiyatro” üzerine kurulacağının sinyalini veriyor.

-Zaruret” ve “Maslahat” Kavramlarının Araçsallaştırılması-

Ehven-i şer (kötünün iyisi) ve maslahat (İslam’ın yararı/çıkarlar) argümanları, “sağcı, muhafazakar” modern ideolojik hareketlerin pragmatizme geçiş biletidir.

  • Dün: “Sistem küfürdür, asla uzlaşılmaz” diyen radikal dil.
  • Bugün: “Uluslararası tanınma için esneme şart, İslam bekası için bu maslahattır” diyen uzlaşmacı dil.
    Bu dönüşüm, tabanı diri tutmak için kullanılan “fetih” diliyle, masada ihtiyaç duyulan “diplomasi” dili arasındaki makasın açılmasına neden olur. “dejavu” tam da bu noktada başlar.

AK Parti’nin özellikle 2000’lerin başındaki “Milli Görüş gömleğini çıkardık” söylemiyle başlayan ve sistemle eklemlenen süreci, İslam dünyasındaki pek çok hareket için bir “başarı hikayesi” veya “ayakta kalma rehberi” olarak görülüyor. Şara ve ekibinin, Türkiye’deki muhafazakar siyasetin toplumu dönüştürme ve sistemle uzlaşma metodolojisini (medya yönetimi, kriz anlarındaki retorik oyunları, muhalifleri sisteme dahil ederek etkisizleştirme) yakından takip etmesi şaşırtıcı değil.

“Güç zehirlenmesi ve pragmatizm”i masanın gereği görüyorlar. Teoride çok keskin ve tavizsiz olan yapıların, pratiğe (iktidara) geçtiklerinde varlıklarını sürdürebilmek için eleştirdikleri yapılara benzemeye başlamaları sosyolojik bir vakıadır. Suriye özelinde bu durum, çok daha hızlı ve belki de daha “kaba” bir şekilde cereyan ediyor gibi görünüyor.

Şara’nın basketbol gösterisinden “habersiz” olması iddiası, sadece tabanı teskin etmeye yönelik bir halkla ilişkiler hamlesidir; zira yeni kurulmuş, güvenlik hassasiyeti en üst düzeyde olan bir yönetimde, liderin programındaki en küçük detayın bile istihbarat ve protokol süzgecinden geçmemesi hayatın olağan akışına pek uygun düşmez.

Soru şu: bu “hızlı adaptasyon”, Suriye’deki yerel halk ve mücahitler nezdinde uzun vadeli bir güven bunalımı yaratır mı, yoksa “kazananın yanında durma” içgüdüsü bunu da mı meşrulaştırır?

Türkiye’de bidayetinde “Siyasal İslamcılık”, akabinde “muhafazakar demokratlık”, rejimi değiştirmek iddiasıyla yola çıktı ama sonunda rejim tarafından değiştirildi. İtiraz ettikleri “eski Türkiye”nin yöntemlerini, kurumlarını ve hatta o meşhur “devlet refleksi”ni devraldılar. Şara’nın bugün Suriye’de yapmaya çalıştığı şey, tekerleği yeniden icat etmek değil; Türkiye’de test edilmiş ve dindar kitleyi pasifize etmekte başarılı olmuş o “hibrit modeli” kopyalamaktır.

Türkiye’de bu süreç zamana yayılarak (yaklaşık 20 yılda) sindirile sindirile yapıldı. Suriye’de Ahmed Şara ve ekibinin bu “normalleşme” ve “sisteme entegre olma” hamlelerini bu kadar hızlı ve kaba bir şekilde yapması, tabanda daha sert bir kırılmaya yol açabilir. Türkiye’de dindarların entegrasyonu bir “başarı hikayesi” gibi sunulsa da, sonuçta ahlaki bir aşınma ve dindar nesilde deizm/sekülerleşme gibi yan etkiler doğurdu.

Özellikle tağuti rejimlerin hüküm sürdüğü coğrafyalarda, bu rejimlerin siyasi pratiklerini başlangıçta birer ‘araç’ olarak gören partici yapılar, yönetime geldiklerinde zamanla kendi değerlerini istismar etmeye başlarlar. Nihayetinde ise hakim olan gücün bekası, her türlü değerin önüne geçerek asıl hedef haline gelir.

Yine bir soru ve son:
Suriye sahasındaki o ‘barut kokusundan gelmiş’ taban, Türkiye’deki sivil taban kadar sabırlı ve ikna olmaya meyilli midir? Yoksa bu hızlı manevralar, Şara’nın altındaki halıyı erkenden çekip onu bir meşruiyet krizine mi sürükler?”

-AMMAR ESERİ-