Son yıllarda Selefilik adına ortaya konulan söylem ve pratiklerde ciddi yöntem problemleri göze çarpmaktadır. Kimi zaman tevhid vurgusu üzerinden geliştirilen yaklaşımlarda, kimi zaman hadisle amel etme iddiasında, kimi zaman da fıkhî tercihlerde belirgin çelişkiler yaşanabilmektedir. Mezhepleri ve kadim ilim mirasını eleştiren bir dil kullanılırken, farkında olmadan başka otoritelerin taklit edilmesi; usul vurgusu yapılırken usulsüz hükümlere kapı aralanması bu tezahürlerden sadece birkaçıdır. Bu sebeple Selef’e nispet iddiasının neyi gerektirdiğini, hangi ölçülerle sahih bir zemine oturabileceğini yeniden hatırlamak bir ihtiyaç hâline gelmiştir.
Selefilik; mezhepleri toptan reddetmek, asırlardır oluşmuş fıkıh mirasını yok saymak ve buna karşılık “ben yalnızca Kitap ve Sünnet ile amel ediyorum” diyerek çağdaş bazı âlimleri fiilen taklit etmek değildir. Böyle bir tutum, çoğu zaman farkında olunmadan yapılan bir çelişkiyi barındırır. Zira mezhep imamlarını taklidi eleştirirken, aynı yöntemi bu defa başka isimler üzerinden sürdürmek, yöntemin kendisini değil sadece şahısları değiştirmek anlamına gelir.
“Hadis ile amel ediyorum” diyen kimse de şunu bilmelidir ki, eline ulaşan her rivayetin sahih olup olmadığına kendi başına karar vermez. O, mutlaka bir muhaddisin değerlendirmesine, tercihine ve içtihadına dayanır. Bir hadisin sıhhati, delalet şekli, nesh ihtimali, umum-husus ilişkisi gibi pek çok mesele derin bir usul bilgisini gerektirir. Bu sebeple hadisle amel ettiğini söyleyen kişi, çoğu zaman farkında olmadan bir muhaddisin içtihadına tâbi olmaktadır. Bunu yok saymak ilmi gerçeklikle bağdaşmaz.
Selefilik, salt Hanbelî mezhebinin özellikle bazı çağdaş temsilcilerini taklit ederek buna “doğrudan Kitap ve Sünnet’e bağlılık” adını vermek de değildir. Eğer ortada bir bağlılık ve tabiiyet varsa, bunun adı dürüstçe konulmalıdır. İlim, isimleri değiştirmekle mahiyet değiştirmez.
Yine Selefilik; hadis mealleri üzerinden hüküm çıkarmaya çalışıp fıkıh birikimini devre dışı bırakmak da değildir. Fıkıh, nasların nasıl anlaşılacağını gösteren büyük bir tecrübenin adıdır. Bu mirası yok saymak, aslında nasları daha doğru anlamayı değil, çoğu zaman eksik ve hatalı yorumlamayı beraberinde getirir.
Selefilik, tevhidi sloganlaştırarak her güncel meselede yeni yorumlar ihdas etmek, kadim ulemanın ihtiyatla yaklaştığı konularda kolayca hüküm vermek ve bu anlayışı merkeze koyarak tekfir kapısını genişletmek hiç değildir. Tevhid elbette dinin özüdür; ancak onu hamasetin ve ideolojik söylemin malzemesi hâline getirmek, ümmete faydadan çok zarar getirir. Tarih boyunca âlimler, tekfir konusunda son derece titiz davranmış, bin ihtimal küfre çıksa bir ihtimal imana hamletmeyi tercih etmişlerdir.
Hakiki manada Selef’e nispet; ilimde derinlik, usulde sağlamlık, ahlakta vakar ve ihtilafta adalet gerektirir. Geçmiş âlimleri küçük görmek, onların ortaya koyduğu birikimi değersizleştirmek veya kendi yorumunu mutlak doğru saymak Selef’in yolu olamaz. Selef’in yolu; ilmi ehline sormak, bilmediği yerde susmak ve Müslümanların birliğini korumaya azami gayret göstermektir.
Sonuç olarak Selefilik, slogan değil yöntemdir; hamaset değil ilimdir; acele hüküm vermek değil ihtiyattır. Kim bu ölçüleri kaybederse, Selef’e nispet iddiasında bulunsa bile onların yolundan uzaklaşmış olur.
-AMMAR ESERİ-

