Suudi rejiminin “Dediklerimizi kabul et, hapis cezanı affedelim” teklifine, “Başımı kesseniz dahi ben bunları kabul etmem.” şeklinde karşılık veren Arabistanlı âlim Süleyman el-Ulvan, cezaevindeki 22. yılına girdi.
Ulvan’ın infaz süresinin bitmesine az bir zaman kala, rejim cezayı uzatmak için onu yeniden yargılamaya tabi tuttu.
Suudi Arabistan yönetimi tarafından Ulvan’a, iki şeyi ilan etmesi karşılığında serbest kalması ve soruşturmanın durması teklif edilmişti:
1. Suudi yöneticilerinin meşru Müslüman yöneticiler olduğunu ilan etmek.
2. Suudi yasalarının şeriata uygun olduğunu, kralın kendi koyduğu ve Allah’ın hukukuna aykırı kanunlar olmadığını ilan etmek.
Bu dayatma, meselenin yalnızca bir mahkûmun özgürlüğü olmadığını; rabbânî kimliğini koruyan ilim adamlarının iradesini kırma girişimi olduğunu gösteriyor. Süleyman el-Ulvan’ın yıllardır süren direnişi, rejimin istediği biçimde konuşmayı reddeden âlimlere verilen bir gözdağına dönüşmüş durumda. Ondan istenen tahliye karşılığında sıradan bir cümle değil, hakikatin devlet lehine yeniden tarif edilmesidir. Ulvan’ın tavrı ise, bedeli ne olursa olsun buna razı olmamaktır.
Kraliyet, özellikle Üçüncü Suud Devleti’nin kuruluşundan bugüne, gelen her yöneticiyle birlikte kendi içinde fısk, fücur ve sefahate doğru evrilmektedir. Suud halkı ise –rabbânîler müstesna– yöneticilerinin dönüşümünden aldığı cesaretle sosyal ve ahlaki bakımdan fesada ve günahlara daha meyilli, dine karşı gevşek ve lakayt bir hâle sürüklenmektedir.
Ülkede fesat, siyasi, kültürel ve sosyal projelerle yönetim eliyle tabana doğru aşama aşama yayılmaktadır.
Eskiden ulemanın kraliyet üzerinde az da olsa bir etkisi vardı. Kraliyet bu etkiden rahatsız olduğu için ulemayı “mutedil/muteber” ve “aşırı” diye kategorize etti. “Aşırı” olarak niteledikleri âlimleri hapis, derslerden men, sürgün, işkence ve idamla tecrit ederek sindirme politikaları uyguladı.
Hapiste bulunan ulemanın bir kısmının esareti, kralın direktiflerine boyun eğmedikleri için devam ediyor. Bazıları ise –Allahu a‘lem– tehdit ve eziyetlere dayanamayarak özür beyan edip çıktı. Eski görüşlerinden rücu ettikleri izlenimi vererek kraliyetin icraatlarına maslahat diyerek iltifatlarda bulundular, tezkiye ettiler.
Diğer bir kısım ulema öteden beri statükocu bir tavır sergiledi. Saraya mesafeli âlimlerin sözlerinin arkasında dahi haricilik aradılar. İlim ehlini “hizbî, kutbî, ihvânî, haricî, surûrî” gibi sıfatlarla kraliyet mercilerine hedef gösterdiler.
Suud geleneğini etraflıca müşahede ettiğimde şu manzara ortaya çıkıyor: Suud ailesi ümmetin dini şiarlarını/kutsal sembollerini ve mülkünü gasbetmiş; satılmışlığın ve köleliğin müşahhas bir hâline dönüşmüştür. Halkın ve ulemanın yerleşik dindarlığına rağmen demokrasi ve laikliği getirmeyi dahi düşünebilmesi, ne kadar ileri bir savrulma yaşandığını gösteriyor.
Suud’da birçok âlim, saraya boyun eğmediği ve halkı dinin safveti ve şevketi üzere irşad ettiği için işkence, sürgün ve idamlarla karşı karşıya kalıyor. Buna mukabil kültürel ve sosyal hayatta münker yayılıyor; laik ve liberal çevreler rahatça propaganda yapabiliyor.
Çokça dillendirilen Şiî tehlikesi ise Körfez Şiileri eliyle yayılırken, saltanata dokunmadıkları sürece buna göz yumuluyor.
Bu tablo, ülkede ilim ehline yönelik muamelenin nasıl sistematik bir hâl aldığını açıkça gösteriyor.
Halihazırdaki Suud devleti, kurucu anlayıştan uzaklaşmış durumda. Modern politikalarını aşama aşama uygulayabilmek için önce âlimleri kullandı, sonra birbirine düşürdü ve en sonunda peyderpey tasfiye etmeye yöneldi.
1990’lı yıllardan bu yana tutuklama zinciri belirli bir sıra takip etti:
Önce rejimin meşru olmadığını açıkça ilan edenler alındı.
Sonra aynı kanaati taşıyıp bunu daha yumuşak ifade edenler hedef oldu.
Ardından rejimi meşru görüp günahlarını sert biçimde eleştirenler geldi.
Daha sonra rejimi meşru kabul edip hatalarını daha mutedil dille dile getirenler dahi susturuldu.
Bugün ise siyasete hiç girmeyen, rejim hakkında konuşmayan kimseler bile “Neden bizi övmüyorsunuz?” denilerek tutuklanabiliyor.
Öyle ki, “Yöneticilerimiz ne yaparsa yapsın günahlarına ortak olmayız; fakat onlara bey‘atlıyız” diyenlere bile baskı uygulanıyor. Bu sebeple tutuklananlar var.
Rejim, meşruiyet söylemini dinden aldığı için bütün ilmi çevrelerle aynı anda mücadele edemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden bölme ve parçalama yöntemine başvurdu. Her aşamada bir kesim ezilirken diğerleri sıranın kendilerine gelmeyeceğini sandı.
Fakat son yıllarda siyasete hiç temas etmeyenlerin bile tutuklanması, yönetimin Arabistan’ı zor yoluyla sekülerleştirme hedefini açıkça ortaya koyuyor. Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münkerin en siyasetten uzak hâli bile artık bir tehdit olarak görülüyor.
Gelinen noktada atılan adımlar, rejimin bizzat kendi geleceğini de tartışmalı hâle getiriyor.
Boşuna “Suudi Amerika” demiyorlar fakat bu bile az kalıcak gibi. Yakında “Suudi Amerika Birleşik Devletleri” demek daha doğru olucak herhalde.
Her geçen gün Amerika’ya biraz daha benzeyen Suudi Arabistan mesela Amerika’nın sözde özgürlüğü temsil eden heykelinin bire bir aynısını kutsal topraklara diktirmişti.
Mekke’ye 90km uzaklıkta olan Cidde şehrine dikilen bu “Özgürlük” putu Suud ailesinin gerçekleştirdiği ilk pislik değil ve son da olacak gibi durmuyor.
Kendine muhalif olan bir çok İslam Alimini zindanlara attıktan sonra meydanı boş bulan Amerikan yalakası Prens Selman, Batıda ne kadar pislik varsa ülkeye yığmaya devam ediyor.
Önümüzdeki günlerde daha ne gibi pisliklerin kutsal topraklarda işlenmeye başlayacağı ise akıllarda ki soru işaretini koruyor.
Bayrağındaki “Tevhid’e ihanet eden hanedan Suud-i Arabistan” demek
“efradına mâni, ağyârına câmi” bir tabir olacaktır.
(Allah-u alem)
-AMMAR ESERİ-

