Bir hocamızın sosyal medya hesabında şöyle bir açıklamasına denk geldim ve bu açıklama üzerinden niyetini sorgulamamakla beraber bu örnek üzerinden yanlış anlaşılmalar zuhur edeceğini düşünüyorum ve bazı itirazları kaleme almak istedim.
Mezkur açıklama şu şekildedir:
“Hz. Talha, Cemel olayında Hz. Ali’ye karşı savaşmıştı. Hz. Ali, daha sonra Hz. Talha’nın oğlu ile karşılaştığında “ben ve baban Talha’nın, ‘onların gönlündeki tüm kini söküp attık. Onlar, kardeşler olarak karşılıklı koltuklarda otururlar.’ (Hicr, 47) buyurduğu kimselerden olacağımızı ümit ediyorum.” dedi. Orada bulunanlardan biri: “Asla! Allah seni ve Talha’yı aynı mekanda buluşturmayacak kadar âdildir.” dedi. (Taberi, İbn Kesir: Hicr 47. ayet tefsiri)
Hz. Ali ve Hz. Talha birbiriyle savaşan iki sahabi olarak kardeş olduklarını bize öğretti. Ama Talha’cılar (!) hâlâ bunu hazmedemiyor. Tıpkı “Orada bulunanlardan biri” gibi…”
Bu tür paylaşımlar, tarihî olayları güncel siyasi çatışmalara doğrudan uyarlama hatasına düşürmektedir. Hz. Ali ile Hz. Talha arasında yaşanan Cemel Vakası, İslam tarihinin erken döneminde ortaya çıkan, kendine özgü şartları ve bağlamı olan bir iç ihtilaftır. Bu olayı, bugünkü İran–Amerika gerilimi gibi ulus-devlet temelli, jeopolitik ve stratejik çıkarların belirlediği bir çatışmaya örnek göstermek ciddi bir anakronizmdir.
Ne yazık ki mezkur hocamızın bu paylaşımı gibi başka yazar ve onların etkilediği kişiler ; tarihî örnekleri günümüze taşırken bağlamı göz ardı etmekte, yanlış kıyaslamalar yapmakta ve meseleyi daha da karmaşık hâle getiren değerlendirmelerde bulunmaktadır.
Hem mezhepler arası ihtilafları hem de güncel siyasi gelişmeleri değerlendirirken; bağlamı gözeten, tutarlı ve adaletli bir dil benimsemek zaruridir. Aksi takdirde yapılan yorumlar, hakikati ortaya koymaktan ziyade yeni yanlış anlamalara ve daha derin ayrışmalara zemin hazırlayabilir.
Bugün İran’ın yürüttüğü mücadele, klasik anlamda bir “ümmet ve düşmanları savaşı” değil; ulusal çıkarlar, güvenlik kaygıları ve bölgesel güç dengeleri çerçevesinde şekillenen bir devlet politikasıdır. Bu nedenle, erken dönem İslam tarihindeki sahabe arasındaki ihtilafları bugünkü siyasi saflaşmalara referans yapmak, hem tarihsel gerçekliği zedeler hem de meseleyi ideolojik bir zemine kaydırır.
Geçmişte sahabe arasında yaşanan ihtilaflar, Ehl-i sünnet geleneğinde genellikle normal olarak “içtihat farklılığı” anormal olarak da bir “fitne” olarak değerlendirilmiş her şeye rağmen sahabenin tamamı hakkında saygılı bir dil benimsenmiştir. Bu yaklaşım, bugün de daha sağduyulu ve birleştirici bir perspektif sunmaktadır.
Tarihî olayların bağlamından koparılarak güncel siyasi tartışmalara malzeme edilmesi yerine, hem tarihî gerçekliğe sadık kalmak hem de bugünün şartlarını doğru analiz etmek gerekir. Aksi takdirde yapılan yorumlar, meseleyi açıklamak yerine daha da karmaşık hale getirebilir.
Günümüzde İran’a salt hamaset ve hissiyatla taraftar olmak; onu otomatik biçimde Haçlı-Siyonist yayılmacılığa karşı bir cephe olarak konumlandırmak, meseleyi fazlasıyla indirgemeci bir bakışla ele almak anlamına gelir. Bu yaklaşım, İran’ın farklı coğrafyalarda (Afganistan, Irak, Yemen, Suriye vb.) izlediği politikaların doğurduğu tartışmalı sonuçları görmezden gelmeye ve yaşanan acıları tali bir mesele gibi değerlendirmeye yol açabilir. Bu ise sağlıklı bir muhasebe yapmayı zorlaştırır.
Daha da problemli olan, bu güncel siyasi pozisyonların sahabe arasındaki tarihî ihtilaflar üzerinden normalleşleştirmeye ve meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. Zira sahabe arasında yaşanan ihtilaflar; tekfir, inançtan çıkarma ya da düşmanlaştırma temelli değil, büyük ölçüde siyasi ve fıkhî içtihat farklılıklarından kaynaklanan, kendi tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmesi gereken hadiselerdi. Bu yönüyle bugünün ideolojik ve mezhepsel gerilimleriyle birebir kıyaslanmaları isabetli değildir.
Ehl-i Sünnet geleneği, bütün bu ihtilaflara rağmen sahabenin tamamını adalet, ilim ve insaf çerçevesinde değerlendirir; onları hayırla yâd etmeyi esas alır. Bu yaklaşım, geçmişi anlamada olduğu kadar bugünü yorumlamada da daha dengeli ve kuşatıcı bir perspektif sunar.
Güncel siyasi gelişmeleri değerlendirirken tarihî olayları bağlamından koparmadan ele almak; ne hamasete kapılmak ne de yaşanan acıları görmezden gelmek gerekir. Aksi halde yapılan yorumlar, hakikati ortaya koymaktan ziyade yeni yanlış anlamaların önünü açar.
Özelde İran’daki resmî dinî söylem ve politik pratikler, genelde ise Şiî düşüncenin bazı yorumları, “imamet” meselesini akidevî bir konu olarak ele almakta ve bu çerçevede farklı değerlendirmelere yol açmaktadır. İmametin Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e ilahî bir tayinle verildiği inancı, tarih boyunca Şiilerin Sünnilerden ayrışmasının temel başlıklarından biri olmuştur.
Şiî halklar Ehl-i Sünnet tarafından toptan tekfir edilmemekle birlikte, Şiî külliyatı, tarihsel müktesebatı ve bazı coğrafyalardaki pratikleri incelendiğinde; tekfir, çatışma ve kan dökme söylemleriyle iç içe geçmiş örneklerin bulunduğu görülmektedir. Bu durum, mezheplerini itikadi bir forma dönüştürerek Sünni Müslümanlara yönelik gerilimlerin zaman zaman siyasallaşarak çatışma üretmesine zemin hazırlamıştır.
Bu tür yaklaşımlar, tarihsel süreçte siyasi ve askerî çatışmalarla iç içe geçmiş; mezhep farklılıklarından ziyade sanki din temelli bir siyasal rekabetin bir aracı hâline gelmesine yol açmıştır.
Öte yandan, İran’ın bölgesel politikaları ile İran halkının durumu birbirinden ayrıştırılmalıdır. Devlet politikaları ve Şii dinî-siyasi elitin (molla oligarşisi) tercihleri ile geniş halk kitlelerinin yaşadığı mağduriyetleri aynı çerçevede değerlendirmek, meseleyi doğru anlamayı zorlaştırır. Son dönemde İran ile ABD/İsrail arasında yaşanan gerilim bağlamında yapılan bazı yorumlarda bu ayrımın yeterince gözetilmediği görülmektedir.
Bu savaş bağlamında önemli bir nüans şudur: İran’a karşı ABD ve İsrail gibi güçlere vurulan her darbenin, otomatik olarak İran’ın haklılığına veya onun yanında yer alındığına delalet ettiği düşünülmemelidir. Asla ve kat’a böyle bir sonuç çıkarılamaz. ABD-İsrail’e karşı kimden gelirse gelsin bir karşılık verilmesini, zulmün geriletilmesini temenni etmek; İran’ın ideolojik çizgisini, ümmetçilik iddiasını ya da dinî referanslarını tasdik etmek anlamına gelmez.
Buradaki ince ayrım şudur: Bu tür bir sevinç veya temenni, İran’ın İslâmî bir refleksle hareket ettiği, ümmet adına bir cihad yürüttüğü ya da Müslümanların intikamını aldığı anlamına gelmez. Aksine bu durum, küresel güç mücadeleleri içinde tarafların kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri sert ve zaman zaman ölçüsüz politikaların bir sonucudur. İran’ın verdiği karşılık da büyük ölçüde, her devletin göstereceği türden bir savunma refleksi olarak değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte, tarihsel süreçte kurulan ittifaklar, izlenen politikalar ve farklı coğrafyalarda dökülen kanlar da unutulmamalıdır. Sünnetullah çerçevesinde değerlendirildiğinde, geçmişte yapılanların farklı şekillerde geri dönmesi, uluslararası ilişkilerde sıkça görülen bir durumdur. Bu yönüyle yaşananlar, sadece bugünün değil, geçmişteki tercihlerin de bir yansıması olarak okunabilir.
Bugün bölgemizde yaşanan çatışmaların sonucu, ümmetin selameti açısından bıçak sırtı bir dengeye hapsolmuş durumdadır. Eğer bu savaşta ABD galip gelirse, emperyalist iştahı daha da kabaracak ve coğrafyamızdaki azgınlığı kontrol edilemez bir boyuta ulaşacaktır. Öte yandan, şayet İran galip gelirse, bu zafer sarhoşluğu Tahran’ın kibrini artıracak; “vahdet” maskesi altında yürütülen o tarihsel yalan, Sünni inanç ve kimliğini yeterince tanımayan kitlelerin zihnini bulandıracaktır. Bu durum, İran’ın geçmişte işlediği cürümlerin ve mezhepçi katliamların “zafer” adı altında meşrulaştırılmasına ve tekerrür etmesine kapı aralayacaktır.
Bizim temennimiz ve olması gereken hakikat şudur:
- Amerikan halkı; Bush, Biden ve Trump gibi megaloman yöneticilerin kendi başlarına nasıl bir bela sardığını idrak etmeli ve bu emperyalist güçler, kirli ellerini ümmetin beldelerinden derhal çekmelidir.
- İran halkı ise; Sünni dünyayı “tekfir” eden, Müslüman kanını mubah gören fanatik “Şiaizm” anlayışından sıyrılmalıdır. Eğer mümkünse, diğer inançlarla uğraşmayan, makul ve normal bir Şii usulü ile dinlerini yaşayarak ümmetin ortak menfaatinde “Cem” olmalıdırlar.
Ancak bu ideal tablolar gerçekleşmeyecekse; ümmetin duası, her iki zalimin de kendi elleriyle birbirini tüketmesi ve bu yıkımın enkazından yeni, temiz bir tarih sayfasının açılması yönündedir. Zira İslam coğrafyası, ne Batı’nın sömürgeci postallarına ne de Doğu’nun mezhepçi hançerine mahkûmdur.
Şeyhulislam Ebu’l Abbas Ahmed ibn Teymiyye (rahimehullah) şöyle demiştir:
“Hristiyanlar, insanlar içinde en cahil kimseler olduğu gibi, rafiziler de insanların en cahilleri ve en sapıklarıdır. Yahudiler, insanların en kötüsü olduğu gibi, rafiziler de insanların en kötüleridir. Onlarda hristiyanların sapıklığı ve yahudilerin habisliği/kötülüğü vardır.”
(Minhâcu’s Sünne, 2/65)
İmam el-Evzâî (rahimehullâh) şöyle demiştir:
“Şayet fucûr sahibi bir topluluk başka fâcir bir topluluk ile çarpışır ve birbirleriyle savaşır da Allah, bunlardan birini helâk ederse, Allah’a hamd edilir. Allah, ikisini birden helâk edecek olursa, Allah’a daha çok hamd edilir.”
(Siyer A’lâmi’n-Nübelâ’, 8/458)
“İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.” En’am 129
-AMMAR ESERİ-

