Bugünün “sentetik” ve “melez” olarak tanımlanabilecek İslamcılık pratiği, köklerini geçmişin inkılapçı ve iddialı enerji birikiminden almaktadır. Ancak bu enerji, zaman içerisinde “İslami Değişim ve Dönüşüm” söyleminin rüzgarıyla, ezilen kitleleri merkeze taşıma iddiasındayken kendi özünü merkeze kurban etmiştir. Başlangıçta bir itiraz ve inşa hareketi olan bu süreç, toplumsallaşma ve kitleselleşme aşamasında kendi ontolojik zeminini kaybetmeye başlamıştır.

Sosyolojik bir gerçeklik olarak kitleler büyüdükçe, bu kitleyi bir arada tutma kaygısı “tavizler silsilesini” de beraberinde getirmiştir. Nicelik arttıkça nitelik düşmüş, davanın yerini makamlar ve dolgun maaşlar almıştır. Bu durum, idealizmin yerini realizme, hatta oportünizme bırakmasının bir sonucudur. Eskinin heyecanlı günlerine duyulan özlem ile bugünün konforu arasındaki çelişki, bireyleri ya geçmişe yönelik nostaljik bir romantizme ya da geçmişteki radikalizmi “çocukluk hatırası” olarak gören bir alaycılığa sürüklemiştir.

Bir düşünce hareketinin kimliği, kullandığı kavramlarla kaimdir. 90’lı yılların İslamcı diskurunda merkezi bir yer tutan kavramların bugün uğradığı değişim, sadece bir kelime oyunu değil, bir zihniyet devrimidir. Bu süreçte kavramlar adeta “nesh” edilmiş (hükmü kaldırılmış) ve yerlerine sistemle uyumlu seküler muadilleri ikame edilmiştir:

  • Tağut ve Müstekbir gibi otoriteyi ve adaletsizliği sorgulayan kavramlar yerini stratejiye bırakmış;
  • Cemaat, sivil toplum kuruluşu (STK) formatına bürünerek kurumsallaşırken ruhunu kaybetmiş;
  • İnfaq, gönüllü bir arınma eylemi olmaktan çıkıp “aidat” rasyonalitesine indirgenmiştir.

En trajik dönüşüm ise “Mücahit” kimliğinin piyasa ekonomisi içinde “Müteahhit” profiline evrilmesidir. Bu durum, dikey bir manevi yükseliş iddiasının, yatay bir maddi büyüme hırsına yenik düştüğünün en somut göstergesidir.

Bugün İslamcılık, üzerinde yükseldiği “dava merdivenini” tamamen terk edememekte, onu bir aksesuar gibi yanında taşımaya devam etmektedir. Bu durum, “dönme” veya “başkalaşma” ithamlarından kurtulmak için geliştirilen bir hayatta kalma retoriğidir. Konjonktür ve strateji adına yapılan bu manevralar, fikri bir derinlik sunmaktan ziyade demagojik bir güzellemeden ibaret kalmaktadır.

Ümmetin “millet”, radikalin “modernist”, sohbetin ise “seminer” olduğu bu yeni düzende, İslamcılık kendi geçmişine yabancılaşmış durumdadır. Bu savruluş, sadece politik bir değişim değil, bir anlam dünyasının çöküşüdür.

Netice itibarıyla, İslamcılık kendi inşa ettiği merdivenlerin üzerinde yükselirken, o merdiveni tutan elleri ve o merdiveni var eden değerleri unutmuştur. Bir zamanların “darulerkamları” derneklere, “infakları” aidatlara dönüştüğünde, geriye kalan şey sadece İslamcılığın posası ve folklorik bir artığıdır. Eğer bir düşünce hareketi, kendi kavramlarını seküler muadilleriyle “nesh” ediyorsa, orada bir gelişimden değil, ancak bir çözülmeden söz edilebilir. Gerçek bir ihya süreci, geçmişin heyecanını bugünün imkanlarıyla “melezlemek” değil, hakikati her türlü konjonktürün üzerinde tutabilme iradesini yeniden kazanmakla mümkün olacaktır.

-AMMAR ESERİ-