Sağcı, liberal ve muhafazakar bir partinin genel başkan yardımcısı olan bir kadının sosyal medya platformu X üzerinden iktidar aygıtlarına yönelik paylaştığı birkaç satırlık eleştiri, “sağcı” cenahın kadına bakış açısındaki derin çelişkileri göz önüne sermektedir. Burada ifade edeceğim argümanlar, kadını savunma güdüsü içinde İslami değerleri modern ve seküler pratiklere alet eden bu “sağcı” zihniyete yönelik bir itirazi cevaptır.
Söz konusu siyasetçi kadın, kadının toplumsal hayattaki yerini savunmak adına dinî bir zemin inşa etmeye çalışmakta; “Kadını eve kapatmayı medeniyet sananlara tarih de, din de net cevap verir. Hz. Hatice, döneminin en güçlü tüccarlarından biriydi. Hz. Ayşe, ilmiyle, cesaretiyle ve savaş meydanındaki duruşuyla tarihe geçti” diyerek bu mukaddes şahsiyetleri kendi argümanına referans yapmaktadır.
Ancak kadının toplumsal konumunu ve ontolojik değerini savunurken bu tarz İslami argümanlara sığınan anlayış, yapısal bir yanılgıyla eleştirdiği odaklar ile aynı ideolojik zemini paylaşmaktadır. Karşımızdaki tablo, özünde modernitenin, sekülerizmin ve küresel kapitalizmin seküler normlarını içselleştirmiş, adeta “demokrasi ve modernite dininin” farklı mezheplerinden ibaret olan yapıların iç hesaplaşmasıdır.
Söz konusu siyasi aktörlerin, Allah’ın ve Resulü’nün dünyevi ahkama dair ortaya koyduğu temel prensiplere, adalet ve nizam taleplerine yönelik tek bir samimi icraatı veya yapısal hedefi bulunmamaktadır. Buna karşın, sıkışılan her virajda İslam’ın kutsallarının siyasi birer manivela olarak kullanılması kronik bir samimiyetsizliktir. Modern kapitalizmin ve sekülerizmin ifsat edici projeleriyle Müslüman zihnini mankurtlaştıran bu pragmatist yaklaşım, kurulu tağuti yapıları ve yerleşik seküler düzeni muhafaza etmek amacıyla dinin asli değerlerini araçsallaştırmaktadır.
Özellikle küresel kapitalist sistemin, İslam toplumlarını ve nesillerini köklerinden koparmak adına adeta bir “Truva atı” gibi kullandığı kadın kimliği ve hakları üzerinden İslami bir motivasyon ya da meşruiyet devşirmeye çalışmak, entelektüel ve ahlaki bir tutarsızlıktır.
Bu kronik sorunun tarihsel kökleri, Milli Görüş çizgisiyle başlayan particilik ve modern siyaset mesleğine dayanmaktadır. Kendi içinde dünyevi çıkarlar, güç paylaşımları ve seküler paradigmalarla ayrışan; ardından AK Parti, DEVA, Gelecek ve diğer kollara bölünen bu siyasi gelenek, bugün trajikomik bir müsabakaya girişmiştir. Birbirlerine karşı “İslam’ı ve dini sembolleri kim daha iyi, daha efektif kullanıyor?” yarışı başlatan bu klikler, ne yazık ki savunduklarını iddia ettikleri inancın içini boşaltmaktadır. Modern seküler sistemin sınırları içinde siyaset yapıp, batılı normlarla Müslümanları dönüştürenlerin, birbirlerini İslam üzerinden sorgulamaya ve din adına ahkam kesmeye ne ahlaki ne de fikri hakkı vardır.
Bu yozlaşmış siyasi retoriğin en büyük cüreti, modernitenin kurguladığı kadın kimliğini meşrulaştırmak adına İslam’ın en mukaddes şahsiyetlerini feda etme arayışıdır. Bugünün sekülerleşmiş muhafazakarları, kendi siyasi ikballeri ve modern dünya sistemine şirin görünme çabaları için Hz. Hatice ve Hz. Aişe validelerimizin isimlerini ideolojik mülahazalarına alet etmektedir. Oysa müminlerin anneleri olan bu yüce şahsiyetler, iddia edildiği gibi kapitalist üretim çarklarının, tüketim çılgınlığının ya da feminist motivasyonların birer nesnesi veya teşne figürü asla değillerdi.
Onlar, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e ve İslam davasına hiçbir dünyevi pazarlığa girişmeden, tam bir adanmışlıkla amade olmuş iman abideleriydiler. Allah Teâlâ’nın kıyamete kadar tüm müminlere “anneler” olarak ilan ettiği bu mübarek kadınlar, bugün muhafazakar elitlerin modern hayata entegre etmek için can attığı seküler değerleri, kapitalist hırsları ve batılı normları ayaklarının altına alacak bir vakara sahiptiler. Onları bugünün seküler “kariyerist” kadın profiline benzetmeye çalışmak, aziz hatıralarına karşı işlenmiş yapısal bir haksızlıktır. Siyasi ajandalarca pazarlanan kapitalist üretim ve tüketim arzuları, İslam’ın asli aile mefhumunu dinamitlemektedir. Anneliği basit bir “çocuk bakıcılığı”, ev hanımlığını “hizmetçilik”, eşe sadakat ve itaati ise “kölelik” olarak gören yozlaşmış zihniyet, Müslüman toplumların genetiğiyle oynamaktadır.
Müminlerin Anneleri, modern muhafazakarlar gibi ne demokrat, ne liberal, ne laik, ne feminist ne de kapitalisttiler; onlar İslam’ı hayatın her alanında hâkim üst kimlik olarak yaşayanlardı. Onlar, Ahzâb Suresi 33. ayette buyrulan ilahi vakarı hayat tarzı edinmişlerdi:
“Evlerinizde vakarla oturun; eski Cahiliye döneminde olduğu gibi süslenip püslenerek yabancı erkeklerin önüne çıkmayın. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin…”
Bu ayetin tecelli ettiği o huzur ve teslimiyet dolu evler, modernitenin kirletemediği birer İslam kalesiydi. Onların Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e olan bağlılıkları, Ahzâb Suresi 36. ayetin hükmüne kayıtsız şartsız bir teslimiyetti:
“Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek gerekse mümin bir kadın için artık o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, açık bir sapıklığa düşmüş olur.”
Bugün İslam’ı modern ideolojilere payanda yapmaya çalışanların durumu ise, Hac Suresi 11. ayette tasvir edilen o kaypak ve menfaatçi duruşun ta kendisidir:
“İnsanlardan kimi de Allah’a bir kıyıdan, kuşku içinde ibadet eder. Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek sevinir; başına bir musibet gelirse hemen yüzüstü dönüverir…”
Modern muhafazakar elitler, Allah’ın ve Resulü’nün ahkamına pazarlıksız teslim olmak yerine, İslam’ı işlerine geldiği ölçüde eğip büken, hayatın kıyısında köşesinde kalmış manevi ve mistik bir felsefeye indirgeyenlerdir. Bu din anlayışı, modern hayatın getirdiği ifsada karşı yalnızca vicdanları rahatlatmaya yarayan bir afyon, kendi heva ve heveslerini meşrulaştırmak için kullandıkları bir istismar aracından ibarettir.
Sekülerizmin, kapitalizmin ve demokrasinin tüm normlarını kutsayıp, ardından bu batıl sistemlerin içinde açtıkları delikleri İslam’ın kutsallarıyla yamamaya çalışanlar büyük bir yanılgı içindedir. İslam, hegemonik efendilere şirin görünmek veya modern dünyaya entegre olmak için kullanılacak pragmatik bir malzeme değildir. Annelerimizin aziz hatırası ve Ahzâb Suresi’nin sarsılmaz hükümleri; çok kültürlü, liberal ve seküler dünyalık paradigmaları kökünden sarsacak ve ayaklarının altına alacak kadar saf, berrak ve mukaddestir.
-Ammar Eseri-

