İslam düşünce tarihinde ümmetin omurgasını oluşturan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat kavramı, zaman zaman farklı ekoller ve radikal gruplar tarafından daraltılmış; kendi dar usullerine uymayan ana akım kesimler bu dairenin dışına itilmeye çalışılmıştır. Bu tartışmaların odak noktasında ise hiç şüphesiz Eş’arilik ve Mâtürîdîlik yer almaktadır. Eş’ariler, bazı Selefî çevreler ve özellikle Haddâdîler olarak bilinen marjinal kesimler tarafından ya küllen sapık, Cehmî, Mürcî ve bid’atçı görülmekte ya da doğrudan küfürle itham edilmektedirler. Oysa bu yaklaşım ne ilmi gerçeklerle ne de Ehl-i Sünnet’in tarihsel müktesebatıyla bağdaşmaktadır.
(Suudi Arabistanlı Mahmûd el-Haddâd’a nispet edilen Haddâdîlik, klasik Selefî metodolojiyi dahi aşırılaştırarak marjinalleşmiş radikal bir akımdır. Bu akım; te’vil ve kelamî yaklaşımlarda bulunan hiçbir kimseye tolerans göstermez. Sadece Eş’arileri değil; Hadis ve Fıkıh alanında ümmetin otorite kabul ettiği İbn Hacer el-Askalanî, İmam Nevevî gibi dev isimleri, hatta sertlik noktasında yetersiz buldukları İbn Teymiyye ve İbn el-Kayyim gibi Selefî simaları dahi bid’atçılıkla suçlayan, toptancı ve tekfirci bir karakter taşır.)
Bu konuda kavram karmaşasına mahal vermemek adına evvela Eş’ariler “Ehl-i Sünnet’ten değildir” sözüyle ne kastedildiğinin açık bir şekilde belirtilmesi şarttır. Ehl-i Sünnet’e hizmet etmiş, hadisleri şerh edip açıklamış ve savunmuş olan İmam Kurtubî, İmam Nevevî ve Hâfız İbn Hacer gibi bazı büyük ulemanın sırf Eş’ariliğe ait bazı esaslara ve te’villere düşmüş olmaları gerekçesiyle tamamen Eş’ari sayılmaları doğru değildir. Bu nedenle, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e mutlak olarak nispet edilmesi sahih olmayan Eş’arilerin kimler olduğu, derece ve tabakalarıyla ayrıntılı biçimde izah edilmelidir.
Bazı Selefi ulema ya da aşırılık içinde olan kesimlerin Eş’arilere yönelttiği ithamların temelinde üç ana konu yatmaktadır: Sıfatlar meselesi, iman tanımı ve kelam metodu. Eş’arilerin haberî sıfatları (istivâ, yed, vech vb.) teşbih ve tecsimden kaçınmak maksadıyla te’vil etmelerini Cehmiyye’nin sıfatları tamamen inkar eden (ta’tîl) tutumuyla bir tutmak son derece haksız bir kıyastır. Yine ameli imanın aslî rüknü saymayıp amel etmeyeni tekfir etmemelerini “Mürcielik”, akıl ve mantık usullerini nassları anlamada bir araç olarak kullanmalarını ise “bid’at” olarak nitelendirmek, yüzeysel ve indirgemeci bir okumanın ürünüdür.
Mâtürîdîlik İle İlişkisi ve Metodolojik Odak
Bu çalışma kapsamında Eşʿarîliğin tarihi, tasnifi ve inanç esasları ele alınırken Mâtürîdîlik başlığına geniş şekilde değinilmeyecektir. Zira Eşʿarîlik, İslâm dünyasında yaygınlığı bakımından olduğu kadar, kelâm tarihinde Ehl-i Hadis çizgisinin en çok karşı karşıya geldiği ve reddiye literatüründe doğrudan muhatap aldığı ekol olarak öne çıkmaktadır. Çoğu polemik metninde Eşʿarîlik zikredilmekle birlikte, yöntem ve kelâmî bakış açısı bakımından büyük benzerlikler ve müşterekler taşıması sebebiyle Mâtürîdîlik de bu tartışmaların dolaylı muhatabı sayılmaktadır.
Bununla birlikte iki ekol arasında bazı önemli farklılıkların bulunduğu da inkâr edilemez. Özellikle aklın konumu, iman tarifleri ve bazı sıfat meselelerinde Mâtürîdîliğin Eşʿarîlikten ayrıldığı noktalar vardır. Ancak bu ayrımlar, onları kelâm metodunu kullanma noktasında ortak bir zeminde buluşturmakta ve Ehl-i Hadis tarafından yöneltilen temel eleştirilerin çoğu zaman her iki ekole de teşmil edilmesine yol açmaktadır.
Bu sebeple çalışmanın merkezine Eşʿarîliğin alınması, tarihî süreçte teşekkül eden tartışma dilini takip etmek açısından daha isabetli görülmüştür. Zira kaynaklarda geliştirilen itirazların, yazılan reddiyelerin ve yürütülen münazaraların önemli bir kısmı Eşʿarî isim ve literatürü etrafında şekillenmiştir. Bununla beraber gerekli görülen yerlerde Mâtürîdî görüşlere de atıfta bulunulacak, benzerlik ve farklılıklara kısaca işaret edilecektir.

Eş’ariliğin Tarihsel Gelişimi ve Küllâbî Geleneği

Kaynaklar, Ebü’l-Hasen el-Eş‘arî’nin (ö. 936) hayatında belirgin fikir değişimleri yaşadığını bildirir. İmam Eş’arî, gençlik dönemini Mu‘tezilî çevrede geçirmiş; daha sonra Mu‘tezile’den ayrılarak Abdullah b. Saîd İbn Küllâb’ın (ö. 854) kelâm yöntemini sürdürdüğü bir döneme girmiştir. En son aşamada ise, özellikle el-İbâne adlı eserinde ifade ettiği üzere, Ahmed b. Hanbel ve Ehl-i Hadis çizgisine daha yakın bir duruş sergilemiştir.
Bu son evre hakkında araştırmacılar arasında ihtilaf bulunmaktadır: Bazıları bunun tam bir metod değişimi olduğunu savunurken, bazıları ise temel kelâm çerçevesinin korunduğunu belirtir. Ancak mezhebin ortaya çıkışı anlatılırken sıkça gündeme gelen başlıklardan biri, Eş‘arî ile ondan önce yaşamış olan Küllâbî gelenek arasındaki ilişkidir.
İbn Küllâb, Eş‘arî’den yaklaşık bir asır önce yaşamış bir Sünnî kelâmcıdır. Mu‘tezile’nin görüşlerine karşı Ehl-i Sünnet inancını aklî yöntemlerle savunmaya çalışan erken dönem isimler arasında yer alır. Onun açtığı çizgi, talebeleri ve fikirdaşları aracılığıyla sonraki nesillere aktarılmıştır. Dolayısıyla Eş‘arî sahneye çıktığında, önünde tamamen boş bir alan değil, daha önce üretilmiş zengin bir kelâm mirası vardı. Tarihçilerin önemli bir kısmı, İmam Eş‘arî’nin Mu‘tezile’den ayrıldıktan sonra Sünnî inancı sistemleştirirken bu mirastan faydalandığını ifade eder. Özellikle ilahî sıfatlar, kelâmullah ve Allah’ın fiilleri gibi konularda iki çizgi arasındaki paralellikler sebebiyle bazı âlimler Eş‘ariliği, Küllâbîliğin geliştirilmiş ve sistemleştirilmiş bir devamı olarak değerlendirmişlerdir.
Tarihsel süreç içinde Eş’arilik tek bir karar kılınmış yapı olarak kalmamış, geçirdiği dönüşümlere göre dört ana tabakaya ayrılmıştır:

  1. Kuruluş Dönemi (Kurucu Nesil): Mezhebin temellerinin atıldığı ve Mu‘tezile’den kopuşun yaşandığı safhadır. Ana hedef, Sünnî inancı kelâm diliyle savunabilecek bir çerçeve kurmaktır. Ebû’l-Hasan el-Eş’arî ve el-Bâkıllânî’nin hocası Ebû’l-Hasen el-Bâhilî (ö. 980) gibi isimler bu gruptadır. Bu dönem âlimleri haberî sıfatları genel anlamda ispat etmişlerdir.
  2. Sistemleşme Dönemi (Orta Kuşak): Ekolün görüşlerinin netleştiği, kitaplaştığı ve savunma gücünün arttığı evredir. Kādî Ebû Bekir el-Bâkıllânî (ö. 1013), İbn Fûrek (ö. 1015), Ebû İshak el-İsferâyînî (ö. 1027) ve Abdülkāhir el-Bağdâdî (ö. 1037) bu dönemin önde gelen temsilcilerindendir.
  3. Felsefileşme Dönemi: Mantık ve felsefe kavramlarının yoğun şekilde kullanılmaya başlandığı, kelâmın felsefî terminolojiyle yürütüldüğü aşamadır. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî (ö. 1085), Ebû Hâmid el-Gazzâlî (ö. 1111), Şehristânî (ö. 1153) ve Fahreddin er-Râzî (ö. 1210) bu dönemi şekillendirmiştir. (Bazı müellifler bu âlimlerin bir kısmının sonradan felsefî etkilerden sıyrılıp ilk çizgiye döndüklerini belirtmektedir).
  4. Medrese Standardı / Şerh-Hâşiye Dönemi: Öğretim dilinin oturduğu, metinlerin standartlaştığı ve medreselerde yüzyıllarca okutulan akaid metinlerinin oluştuğu safhadır. Beyzâvî (ö. 1286), Adudüddin el-Îcî (ö. 1355), Sa‘deddin et-Teftâzânî (ö. 1390) ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî (ö. 1413) bu evrenin başlıca isimleridir.
    Sonuç olarak İmam Eş‘arî, hayatının son döneminde Ahmed b. Hanbel’in menhecine yakın bir çizgiye yönelmiş olsa da, ondan sonra gelen Eş‘arî âlimler kelâm yöntemini geliştirmeye devam etmişlerdir. Bu sebeple “Eş‘arîlik” adı, yalnızca İmam Eş‘arî’nin şahsî görüşlerinden ibaret kalmamış; Cüveynî, Gazzâlî ve Râzî gibi isimlerin inşa ettiği geniş bir metodoloji ve literatürle anılır hâle gelmiştir.
    Eş’arilerin Ehl-i Sünnet’ten Olup Olmadığına Dair İlim Adamlarının Mülahazaları
    Meseleye adalet ve insaf ölçüleriyle bakıldığında, Eş’ari ekolünün heterojen yapısı ve geçirdiği evreler dikkate alınmalıdır. İmam Ebû’l-Hasan el-Eş’arî ve Kadı Ebû Bekir el-Bâkıllânî gibi ilk dönem Eş’arî uleması Allah’ın sıfatlarını genel olarak ispat eden bir metodolojiye sahipti.
    Nitekim İbn Teymiyye, Şerhu’l-Akîdeti’l-İsfahâniyye adlı eserinde şöyle demektedir:

“Sûfiyyenin ilk imamları olan İbn Küllâb, Hâris el-Muhâsibî, Eş’arî, Ebû’l-Abbâs el-Kalânisî, Ebû Abdullah İbn Mücâhid, Ebû’l-Hasan et-Taberî, Kadı Ebû Bekir el-Bâkıllânî, Ebû İshak el-İsferâyînî, Ebû Bekir İbn Fûrek ve diğerleri, Allah Resûlü’nün bildirdiği haberî sıfatları ispat ederlerdi… Bu, selefin ve imamların mezhebidir.”

Yine İbn Teymiyye, el-Fetâvâ el-Kübrâ isimli eserinde Eş’arilerin diğer bid’at ekollere kıyasla durumunu şöyle tayin eder:

“Onlardan bazıları, haberlerde gelen sıfatları da genel olarak kabul ederler. Ancak bazı naslarla ve akılla sabit olan şeyleri inkar veya tevil ederler. Bu gruba Ebû Muhammed İbn Küllâb ve onu takip edenler girer. Ebû’l-Hasan el-Eş’arî ve fıkıh, kelâm, hadis ve tasavvuf ehli olan bazı topluluklar da bu kısma girer. Bunlar; Cehmiyye, Râfızî, Hâricîler ve Kaderiyye’ye nispetle Ehl-i Sünnet’e daha yakındırlar.”

İbn Teymiyye, ilk dönem ile sonraki kelamcı Eş’ariler arasındaki farkı ise Minhâcu’s-Sünne adlı eserinde şöyle vurgular: “Eş’arî’nin sonrakilerinden birçoğu, Allah’ın Arş’ın üzerinde olduğunu veya gökte bulunduğunu inkâr etmiştir. Ancak Eş’arî’nin kendisi ve onun ilk dönem takipçileri, haberî sıfatları ispat ederdi.” Son dönem müteahhirîn kelamcılarının felsefî metotlara kaymasını ise Şerhu’l-Akîdeti’l-İsfahâniyye eserinde; “Eş’arî’nin sonraki takipçilerinden birçoğu onun görüşünden çıkıp, ya Mu’tezile’nin, ya Cehmiyye’nin, ya da filozofların görüşlerini benimsemişlerdir” diyerek tenkit etmiştir.
Muasır ilim adamlarından İbn Useymîn, kendisine yöneltilen “Eş’arîler Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ten midirler?” sorusuna adaleti merkeze alan şu cevabı vermiştir:

Eş’arîler, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’e muvâfık oldukları meselelerde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’tendirler. Ancak sıfatlar konusunda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’e muhaliftirler. Çünkü onlar sadece yedisi dışında Allah’ın sıfatlarından başka hiçbir sıfatı [haberî sıfatları] ispat etmezler; öte yandan bunları da Ehl-i Sünnet’in ispat ettiği şekilde ispat etmezler. Her yönüyle ‘Ehl-i Sünnet’tendirler’ dememiz icab etmediği gibi, onların Ehl-i Sünnet’e mensup oluşlarını tamamen reddetmemiz de icab etmez… İşte böylece tafsilata gitmek, kendisi ile hakkın ve adaletin gerçekleşeceği yoldur. Nitekim Allah-u Teâlâ ‘Söz söylediğiniz zaman adaletli olun’ (En’âm, 152) buyurmuştur. Sonuç olarak onların mutlak sûrette Ehl-i Sünnet dışına çıkartılmaları adaletten olmayacağı gibi, tamamen Ehl-i Sünnet’e dahil edilmeleri de adaletten olmaz. Vâcip olan, her hak sahibine hakkının verilmesidir.”

Diğer taraftan Abdurrahmân b. Nâsır el-Berrâk ise kavramsal nispetin hassasiyetine dikkat çekerek meseleyi şu usul çerçevesinde değerlendirmiştir:

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, sahâbe ve tâbiînin yani sâlih selefin yolu ile yetinen ve îmân esaslarının tümünde onların menheci üzere yürüyenlerdir… Bazı meselelerde hata yapmış olması kişiyi Ehl-i Sünnet dairesinden çıkarmaz. Fakat temel esasların bazılarında Ehl-i Sünnet’e muhalefet eden bir kimse diğer esaslarda muvafakat etse bile mutlak manada Ehl-i Sünnet’ten olamaz. Onun için ‘Şu hususlarda Ehl-i Sünnet’tendir’ denilmek yerine ‘Ehl-i Sünnet’e muvafakat etti’ denilmesi daha doğrudur… Bununla beraber, Eş’arîlerin bazı sayılı âlimlerinden dinî hususlarda övgüye değer ilmî ve amelî eserlerin çıktığı da inkâr edilemez. Allah onlara rahmet etsin ve İslâm adına hayırla karşılık versin.”

Sonuç ve Genel Değerlendirme

Tüm bu ilmi nakiller ve tarihsel süreç göstermektedir ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat tarafından tenkit edilen ve usul bakımından kendilerinden sayılmayan kesim; kelâm ilmini asıl kılıp inanç esaslarını tamamen aklî kurallar üzerine bina eden, nassları bu kurallara tâbi tutan mütekellim Eş’arî anlayıştır. Bu kesim, menheç ve istidlal yöntemi açısından Ehl-i Sünnet’in akaid yaklaşımına belirli hususlarda aykırı hareket etmiştir.
Ancak buradan hareketle, Haddâdîlik ve benzeri marjinal yapıların yaptığı gibi Eş’ariliği küllen sapıklık, cehmilik veya bid’at olarak nitelendirmek İslam ilim tarihinin kahir ekseriyetini (Sevâd-ı A’zam) yok saymak demektir. Dört mezhep fıkıh birikimini taşıyan, tefsir ve hadis külliyatını şerh ederek günümüze ulaştıran İmam Nevevî, İbn Hacer el-Askalanî ve İmam Kurtubî gibi devasa bir ulema kadrosunu sırf bazı te’villeri sebebiyle dışlamak veya tekfir etmek, dinin ilmi omurgasını sakatlamaktan başka bir işe yaramaz.
Kelamî veya usulî hususlarda yapılması gereken; içtihadî ve metodolojik farklılıkları ilmi nezaketle ve kendi mecrasında eleştirmek; fakat eleştiri yaparken marjinal, aforozcu ve toptancı yaklaşımlardan uzak durmaktır.