Onun Adıyla…

Allah’a hamd; Resulü’ne, âl ve ashabına ve bugüne kadar ilk neslin akide ve amelini muhafaza eden imam, âlim ve davetçilerin üzerine salat ve selam olsun.

Bugün önüme düşen bir video vesilesiyle, içinde bulunduğumuz fikrî atmosferin temellerinin aslında yıllar önce nasıl atıldığını ve bazı düşüncelerin zaman içerisinde nasıl normalleşerek bugünkü karşılıklarına ulaştığını düşündüren oldukça dikkat çekici bir şeydi.

1990’lı yılların sonlarında, Konca Kuriş ismi Türkiye’de özellikle feminist düşüncenin ve modernist din yorumlarının gündeme taşındığı bir dönemde öne çıkarıldı. Hatırlıyorum; dönemin birçok televizyon kanalında, onun konuşmalarından özellikle kendilerinin işine gelen, bağlamından koparılmış veya eksik bırakılmış bazı cümleler servis ediliyordu.

“Kur’an bize yeter”, “Kur’an neyinize yetmiyor?” gibi sorular üzerinden konuşan Kuriş, bir anlamda bugünde dile getirilen “Kur’an İslam’ı” olarak nitelendirdiği anlayışın savunuculuğunu üstleniyordu. Kendisine kadar fark edilmemiş, keşfedilmemiş bir Kur’an anlayışını ortaya koyduğu, dönemin tartışmaları içerisinde önemli bir yer tutuyordu.

Bugün izlediğim videoda ise onun kızı olduğu ifade edilen kişinin anlattığı bir husus dikkatimi çekti. Kendisinin Kur’an mealini çok okuduğunu, hatta çalışırken dahi zihninde bazı ayetler üzerinde düşündüğünü ve örneğin “Buradaki Âdem aslında bir peygamber değil, bir model; ilk yaratılmış insan” şeklinde bir anlayışa ulaştığını ifade ettiğini ifade ediyordu. Bu ifade, meselenin özünde yalnızca belirli bir hükmün veya ayrıntının tartışılması olmadığını; Kur’an’ın nasıl anlaşılacağına dair temel bir yöntemin değiştirilmeye çalışıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

O günlerde bu tür fikirlerin, dönemin İslâmî çevreleri tarafından ciddi bir tehlike olarak algılandığını görüyoruz. Bu düşüncelere karşı farklı biçimlerde tepkiler ortaya konulmuş; kimi çevreler meseleyi fiilî ve fizikî müdahale gerektiren bir problem olarak görürken, kimileri yazıları, protestoları ve ilmî veya fikrî itirazlarıyla karşı çıkmıştır.

Burada yapılan müdahalelerin hukukî veya ahlâkî açıdan doğru olup olmadığı ayrı bir mesele ve ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Ancak bütün bunlardan bağımsız olarak, o dönemin İslâmî refleksinin ne kadar güçlü, hızlı ve canlı olduğunu görmek mümkündür.

Başka bir ifadeyle, “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz” şeklinde ifade edilen toplumsal refleksin, o günlerde hâlâ güçlü biçimde varlığını koruduğu anlaşılmaktadır. İslâm adına, İslâm’ın temel kabulleriyle çatışan Batılı veya modernist bir düşünce topluma taşındığında, toplumun tamamı olmasa bile önemli bir kesiminde buna karşı bir tepki ve savunma mekanizması bulunuyordu. 

Kimileri yanlış veya hukuk dışı kabul edilen bir yöntem ile itiraz ve tepkiyle olayı karşılamış; kimileri ise yazıları ve ilmî eleştirileriyle karşı durmuştu. Fakat en azından toplumun önemli bir bölümünde “Bu, İslâm’ın içerisinde sıradan bir fikir olarak kabul edilemez” şeklinde bir bilinç mevcuttu.

Bugün ise geldiğimiz noktada tablo önemli ölçüde değişmiştir.

Tarihselciler, modernistler, hadis inkârcıları; hadis inkârcılığı ile Mu‘tezile düşüncesi arasında kalmış, hangi tarafa savrulacağı belli olmayan anlayışlar ve kendisini Hanefî olarak tanımladığı hâlde Ehl-i sünnet olmadığını söyleyebilecek kadar usûl bakımından çelişkili yaklaşımlar (Ahmet b. Hanbel’i Mihne döneminde yargılayan kadılar Mu’tezilî Hanefîlerdi. Kastım tabiki bunun olamayacağı değil ama mutezili olmadığını var saydığım ve Ebu Hanife’nin akidesine sahip olduğu ya da Matüridî olduğu iddiasıyla bu sözü söyleyen insanlardır.), İslâmî düşüncenin içerisine giderek nüfuz bulabilmekte ve sahiplenebilmektedir.

Daha da önemlisi, bu düşüncelerin yirmi veya otuz yıl sonra ne tür sonuçlar doğurabileceği yeterince hesaba katılmamaktadır. Burada onların gelecekte ortaya çıkacak sonuçları bilmediklerini düşünmek istiyoruz. Çünkü eğer yaptıkları işin ileride doğuracağı sonuçları bilerek hareket ediyorlarsa, karşı karşıya olduğumuz mesele çok daha ciddi ve vahim bir hâl almış demektir.

Bugün bu fikirlerin kabul görmesi, savunulabilmesi ve hatta bazı çevreler tarafından meşrulaştırılması üzerinde özellikle durulması gereken bir meseledir. Zira Ehl-i sünnetin ana kaynakları elimizdedir. Bu kaynaklara ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolaydır. Buna rağmen, naklî ve ilmî birikimin ortaya koyduğu çerçeve yerine tamamen aklî yorumlarla, bağlamından koparılmış metinlerle ve adeta “cambazlama” diyebileceğimiz cımbızlama yöntemleriyle yeni din tasavvurları inşa edilmeye çalışılmaktadır.

Ümmetin asırlar boyunca din olarak kabul ettiği ve eserlerine kaydettiği meselelerin yeniden ele alınması elbette başlı başına problem değildir. İlim, eleştiri ve tahkik zaten bunun üzerine kuruludur. Problem; bunu ilmî bir usûl içerisinde değil, önceden belirlenmiş modern kabulleri dinî metinlere onaylatma gayretiyle yapmaktır.

Daha da dikkat çekici olan ise, bütün bunların çoğu zaman ateistleri, deistleri, modernistleri veya din karşıtı çevreleri ikna etme psikolojisiyle yapılmasıdır. Sanki Müslüman, önce modern dünyanın karşısında mahcup ve ezik bir konuma düşmekte; ardından sahip olduğu dinî mirası bu mahcubiyetten kurtulmak için yeniden biçimlendirmeye çalışmaktadır.

İşte asıl tehlike burada başlamaktadır.

Bu sebeple, bugün ortaya çıkan küçük fikrî tortuların gelecekte nasıl büyük bir akıntıya dönüşebileceğini görmek zorundayız.

1990’lı yıllarda Ercüment Özkan ve çevresinde hadislerin tamamının güvenilir olmadığını, içerisinde uydurma rivayetlerin bulunduğunu söyleyen söylemlerin zaman içerisinde nasıl daha ileri aşamalara taşındığını hatırlamak gerekir. Uydurma hadislerin varlığından hareketle hadis külliyatının geneline yönelik şüphe üretmek ve nihayetinde Buhârî ve Müslim gibi temel kaynaklara dolaylı biçimde müdahale etmek, bugün Kur’an’ın tarihsel niteliğini sorgulayan, hatta Kur’an’ın kendisini modern ölçülerle yeniden değerlendirmeye çalışan anlayışların karşılık bulduğu bir zeminin oluşmasına katkı sağlamıştır.

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan yeni düşünce kırıntılarına karşı ciddi ve ilmî bir refleks gösterilmediği takdirde, otuz yıl sonra hangi meseleleri konuşacağımızı bugünden tahmin etmek hiç de zor değildir.

Tam da bu sebeple ana kaynaklara nasıl bir ihtiyatla yaklaşmamız gerektiğini daha iyi anlamak zorundayız.

Mevdûdî’nin hadis inkârcılığına ilişkin yaptığı değerlendirmeler de bu açıdan dikkat çekicidir. Onun özetle ifade ettiği üzere, hadis inkârcılığı tarih içerisinde yeni ortaya çıkmış bir hadise değildir. Hâricîler ve Mu‘tezile gibi bazı fırkalar, Kur’an hakkındaki kendi yorumlarının önündeki sınırları kaldırabilmek için hadisleri ve sünneti devre dışı bırakmaya yönelmişlerdir.

Ancak geçmişteki hadis inkârcılarının önemli bir kısmı, ilim sahibi kimselerdi. Dolayısıyla itirazları belirli bir ilmî zemin üzerinden ortaya konuluyor, onlara cevap verenler de yine ilim ehli kimseler oldukları için meseleler ilmî yöntemlerle ele alınıyor ve ortaya atılan şüpheler bertaraf edilebiliyordu. Bunun yanında, o dönemin toplumlarının ilmî ve kültürel birikiminin de bugünkü şartlardan farklı olduğu; insanların yapılan tartışmaların arka planını ve kullanılan kavramları daha iyi takip edebiliyor olması bu düşüncenin sökülüp atılmasını kolaylaştırıyordu.

Bu sebeple hadis inkârcılığı, tarih içerisinde ilmî bir mücadeleyle karşılaşmış ve zamanla etkisini kaybetmiştir.

Bugün ise durum farklıdır.

Hadis inkârcılığının ve modernist düşüncelerin daha kolay karşılık bulmasının sebeplerinden biri, bu fikirleri savunan kimselerin çoğu zaman Arapçaya ve İslâmî ilimlere yeterince vâkıf olmamalarına rağmen çok büyük iddialarda bulunmalarıdır. Hatta bazen temel metinleri doğru okuyabilecek ilmî altyapıya sahip olmadan Kur’an ve hadis hakkında hüküm verebilmektedirler.

Buna rağmen meselelerini ilimle değil, çoğu zaman şahsî kanaat, aklî çıkarım ve hevâ ile temellendirmeye çalışmaktadırlar. Öte yandan, bunlara cevap veren bazı kimselerin ilmî ve iletişim bakımından yetersiz kalabilmesi; onları dinleyen kitlelerin ise iki tarafın söylediklerini değerlendirebilecek yeterli ilmî ve kültürel altyapıya sahip olmaması, bu fikirlerin yayılmasını kolaylaştırmaktadır.

Dolayısıyla bugün karşımızdaki en büyük problemlerden biri, **“holiganlaşmış din anlayışı”**dır. İnsanların hakikati delil ve usûl üzerinden aramak yerine, kendi hocasını seçmesi, beğenmesi ve ardından dinî doğrularını o kişinin doğrularına göre belirlemesidir.

Artık mesele çoğu zaman “Delil nedir?” sorusundan önce “Benim hocam ne diyor?” sorusuna indirgenmektedir.

Bu noktada özellikle ateist, deist, din karşıtı veya modernist düşüncelerin “münazara” adı altında İslâmî toplum içerisinde sürekli dolaşıma sokulması konusunda da dikkatli olmak gerekir. Her fikirle her ortamda ve herkesin önünde tartışmak, ilmî cesaret değil; bazen tam aksine, karşı tarafın söylemine ücretsiz bir meşruiyet alanı açmak anlamına gelebilir.

İlim ehlinin görevi her ortaya atılan iddiayı topluma taşımak değildir. Bazen bir fikri çürütmenin en etkili yolu, onu sürekli gündemde tutmamak; onun yerine sahih bilgiyi, doğru usûlü ve sağlam ilmî çalışmaları ortaya koymaktır.

Müslümanların, kendi kaynaklarını ve usûllerini güçlü biçimde ortaya koymaları; yanlış fikirleri sürekli gündemde tutarak onlara görünürlük kazandırmak yerine, ilmî değerini yitirmiş fikirleri kendi mahallinde bırakmaları daha sağlıklı bir yöntemdir.

Bu sebeple ilim ehli kimselerin, yanlış fikirleri temsil eden kişilerle sırf görünürlük veya gündem oluşturmak adına yan yana gelmeleri, onları meşrulaştıracak şekilde poz vermeleri, çalışmalarında onları referans hâline getirmeleri veya onların söylemlerini İslâmî düşüncenin olağan bir parçasıymış gibi sunmaları konusunda da hassasiyet göstermeleri gerekir.

Çünkü fikirler yalnızca söylendikleri anda etkili olmazlar. Bir fikir, toplumun zihninde yer edindiği, tartışılabilir ve meşru bir seçenek hâline geldiği ölçüde güç kazanır.

Bugün küçük gördüğümüz bir fikrin yarın nasıl bir düşünce sistemine dönüşebileceğini geçmiş bize göstermiştir.

Bu nedenle mesele yalnızca bugünün tartışması değildir. Mesele, otuz yıl sonrasının din tasavvurunun bugün hangi temeller üzerine inşa edildiği meselesidir.

İslâm’ın ana kaynaklarını, asırlardır oluşmuş ilmî birikimini ve Ehl-i sünnetin usûlünü korumak; her yeni düşünceye düşman olmak değil, hangi düşüncenin hangi usûlle değerlendirileceğini bilmektir.

Zira mesele sadece bir fikrin doğru veya yanlış olması değildir.

Asıl mesele, yanlış bir fikrin hangi yöntemle meşrulaştırıldığı ve o fikre toplumun zihninde ne kadar yer açıldığıdır.

Bugün gösterilecek ilmî ve sahih refleks, belki de yarının çok daha büyük bir fikrî savrulmasının önüne geçecektir.

Bu sebeple geçmişin tecrübelerini okumak, bugünün küçük işaretlerini ciddiye almak ve gelecekte doğurabileceği sonuçları hesaba katmak zorundayız.

Çünkü bazen büyük bir tahribat, büyük bir fikirle değil; zamanında önemsenmeyen küçük bir sapmayla başlar.

 Abdullatif Muhammed