Günümüzde ne yazık ki söylenen sözlerden nasihat almak yerine, hayatımızın karanlık noktalarına ışık tutan ayet ve hadisleri duyduğumuzda dahi bunlardan ders çıkarmak yerine tevil yapmayı tercih ediyoruz. Eğer bu sözler, aramızda bir yaşanmışlık olan bir kişiden sadır olmuşsa, onu hemen kendi aleyhimize yapılmış bir gönderme olarak telakki ediyoruz.

Bu durum aslında hiç sağlıklı olmadığı gibi, kalbinde iman ve itminan tam olarak oluşmamış münafıkların bir vasfı olarak Kur’an-ı Kerim’de ele alınmış ve Müslümanlara bu ibret üzerinden bir nasihat kapısı aralanmıştır.

Gelişmiş ve güçlü bir karaktere sahip olanlar, doğru sözü her şartta kabullenip bir hatası varsa bundan ders çıkarmayı, yoksa da nasihat almayı tercih ederler. Karakteri duygusal dalgalanmaların etkisinde kalanlar ise bunu kendilerine yapılmış bir saldırı olarak görür ve savunma veya karşı saldırı yönünde aksiyon almaya yönelirler.
Kur’ân-ı Kerîm, münafıkların bir hâlini anlatırken şöyle buyurur:

يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ ۚ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ
“Onlar her çığlığı kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandır; onlardan sakının.”
(el-Münâfikûn, 63/4)

Bu ayet, doğrudan münafıkların bir vasfını anlatmaktadır. Dolayısıyla ayette zikredilen kimselerle sıradan Müslümanları aynı hüküm içerisinde değerlendirmek doğru değildir. Ancak ayetin ortaya koyduğu insan psikolojisine dair tasvir, üzerinde ayrıca düşünmeye değerdir. Zira insan, zaman zaman kendi iç dünyasının tesiriyle dışarıdan gelen sözleri olduğundan farklı okuyabilir.

İnsan, içinde taşıdığı şeyin tesiriyle dış dünyayı yorumlar.

Bazen insanın içinde bir suçluluk vardır; bu yüzden insanların her bakışında kendisini arar. Bir yerde bir söz söylenir, kendisine söylenmemiş olsa bile üzerine alınır. Birileri kendi aralarında konuşur, “Acaba beni mi konuşuyorlar?” diye düşünür. Bir nasihat edilir, “Bunu bana söyledi.” der. Ortada kendisini ilgilendiren hiçbir şey olmadığı hâlde zihni, söylenenleri kendisiyle ilişkilendirmeye başlar.

Bu hâlin bazen insanın iç dünyasındaki bir rahatsızlıktan, bazen de sû-i zandan kaynaklanması söz konusudur.

Sû-i zan burada yalnızca başkası hakkında kötü düşünmek değildir. Aynı zamanda elde kesin bir delil bulunmadan, insanların niyetlerini kendi zihninde tayin etmeye kalkışmaktır.

Belki o sözün kendisiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Belki sözü söyleyen kişi onu hiç hesaba katmamıştır.

Belki konuşmanın konusu bambaşkadır.

Fakat insan önce zanna kapılır:

“Herhâlde beni kastetti.”

Sonra bu zan, zihinde yavaş yavaş gerçeğe dönüşür:

“Kesinlikle beni kastetti.”

Ardından niyet okunur:

“Zaten bunu bilerek söyledi.”

Ve nihayet insan, kendi ürettiği bu varsayıma gerçekmiş gibi tepki vermeye başlar.

Böylece ortada başlangıçta yalnızca bir ihtimal varken, insanın zihninde sırasıyla zan, kanaat ve kesinlik meydana gelir. Sonra da kesinliğine inandığı bu düşünce üzerinden karşı tarafa bir tavır geliştirir.

Asıl tehlike de burada başlar.

Çünkü insan çoğu zaman söylenene değil, söylediğini zannettiği şeye tepki verir.

Karşısındaki insan bir şey söylemiştir; fakat onun zihninde o söz çoktan başka bir anlama bürünmüştür. Artık muhatabına, onun söylediği söz üzerinden değil, kendi zihninde kurduğu anlam üzerinden davranmaktadır.

Bu durum zamanla sosyal ilişkileri de zehirler.

Bir insanın bir başkasına karşı mesafesi artar. Selamı değişir. Konuşması soğur. İçinde bir kırgınlık oluşur. Karşı taraf ise bütün bunların sebebini bilmez. Çünkü ortada onun açısından meydana gelmiş herhangi bir hadise yoktur.

Bir müddet sonra karşı tarafın soğukluğu da ilk kişide yeni bir kanaat doğurur:

“Bak, demek ki gerçekten bana karşıymış.”

Oysa başlangıçta yaşanan şey belki de yalnızca bir yanlış anlamadır.

Böylece zan, davranış üretir; davranış da karşı tarafta yeni bir davranış meydana getirir. Sonunda insan, başlangıçta yalnızca kendi zihninde kurduğu bir ihtimali, sosyal bir gerçeğe dönüştürmüş olur.

Bu sebeple Müslümanın ahlâkında niyet okumamak çok önemli bir yere sahiptir.

İnsanların kalplerini bilme imkânımız yoktur. Bir insanın neyi kastettiğini, neyi amaçladığını ve hangi niyetle konuştuğunu kesin olarak bilemediğimiz sürece kendi varsayımımızı onun niyeti yerine koyamayız.

Kur’ân’ın uyarısı da tam burada son derece açıktır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”
(el-Hucurât, 49/12)

Burada Müslümanın kendisine bir ölçü koyması gerekir:

Bir sözün kesin olarak niçin söylendiği kendisine bildirilmedikçe, onun üzerine hüküm kurmamalıdır ve asla kendi üzerine almamalıdır.

Bir yerde bir söz duyduğunda hemen:

“Beni kastetti.” dememelidir. “Bana gönderme yaptı.” “Benim hakkımda konuşuyor.” “Kesinlikle beni hedef aldı.”

gibi hükümler vermemelidir.

Çünkü bunların tamamı, çoğu zaman bilginin değil zannın üzerine kuruludur.

Fakat burada başka bir incelik daha vardır.

Aslında nsan, bir sözün kendisine yönelik olduğundan emin olmadığına göre onu suçlama olarak değil, nasihat olarak değerlendirmelidir.

Yani: “Beni kastetmiş olamaz. Fakat bu sözde benim için bir ders varsa alırım.” diyebilmelidir.

Bu, insanın kendisini her şeyin merkezine koymasının da önüne geçer.

Çünkü kendisini sürekli konuşmaların, bakışların ve imaların merkezinde gören insan, farkında olmadan ben-merkezli bir okuma biçimi geliştirmiş olur. Her şey onunla ilgilidir; herkes ona bir şey söylemektedir; her bakışın arkasında bir anlam, her sessizliğin altında bir ima vardır.

Oysa sağlıklı bir Müslüman bilir ki dünya onun etrafında dönmemektedir.

Her konuşmanın konusu kendisi değildir.

Her bakış kendisine yönelik değildir.

Her sessizlik bir mesaj değildir.

Her gülüş bir alay değildir.

Her nasihat bir suçlama değildir.

Her eleştiri bir düşmanlık değildir.

Ve her sözün altında gizli bir gönderme aramak, insanı hem kendi içinde yorar hem de insanlarla arasına gereksiz duvarlar örer.

Bunun sosyolojik bir sonucu da vardır: Sû-i zan, güven duygusunu aşındırır.

İnsanlar birbirlerinin sözlerini iyi niyetle değil, şüpheyle okumaya başladıklarında toplumda görünmeyen bir gerilim meydana gelir. Açıkça söylenmeyen şeyler üzerinden insanlar birbirlerine tavır almaya başlarlar. Böylece ilişkiler, hakikatin değil, varsayımların üzerine kurulmaya başlar.

Bir toplulukta herkes:

“Acaba beni mi kastetti?”

diye düşünüyorsa, orada insanlar birbirleriyle konuşmaktan çok birbirlerinin niyetlerini tahmin etmeye başlamış demektir.

Bu ise sağlıklı bir iletişimin önündeki en büyük engellerden biridir.

Olgunluk, her sözü üzerine almak değil; her sözden kendine bir hisse çıkarabilmektir.

Aradaki fark çok büyüktür.

Birincisinde insan kendisini merkeze koyar:

“Bunu bana söyledi.”

İkincisinde ise kendisini hesaba çeker:

“Bunu bana söylememiş olabilir; ama bende düzeltilmesi gereken bir taraf varsa bundan istifade edeyim.”

İşte bu ikinci tavır, insanın hem sû-i zandan korunmasını hem de nasihate kapalı hâle gelmemesinisağlar.

Çünkü insanın kendisini her sözün muhatabı zannetmesi kadar, hiçbir sözün muhatabı olmadığını düşünmesi de bir hastalıktır.

Sağlıklı olan, ikisinin arasında durabilmektir:

Kendisine söylenmeyeni üzerine almamak; fakat kendisine fayda sağlayacak sözü de sırf kendisine söylenmediği için reddetmemek.

Belki de Müslümanın kendisine sürekli hatırlatması gereken ölçü budur:

“Bana mı söylendi?” sorusundan önce, “Bundan bana düşen bir ders var mı?” diye bakmak.

Çünkü insan, kendisine yönelik olmayan bir sözü üzerine alırsa sû-i zanna düşebilir; kendisine yönelik olan bir nasihati de reddederse nefsinin savunmasına düşebilir.

Hâlbuki güzel ahlâk, ikisinden de uzak durabilmektir.

Ne her sesi kendine yönelmiş bir ok gibi görmek ne de kendisine yönelen nasihate karşı kulaklarını kapatmak…

Müminin tavrı daha sakin, daha emin ve daha adil olmalıdır:

Kesinleşmeyeni zannetmez; zannettiğini kesinleştirmez; kesinleşmeyeni başkasının niyeti yerine koymaz. 

Fakat duyduğu her hakikatten, kendisine ait olan payı almayı da bilir.

Abdullatif Muhammed