İnsanın hâline bakıyorum da…
Herkes bir yerlere yetişme telaşında. Herkesin zihninde yarına dair bir hesap, omzunda bugünden yüklenilmiş bir endişe var. Kimi daha çok çalışıp kazanmanın, kendisine bir gelecek kurmanın derdinde; kimi, artık bir aile sahibi olduğunu, çocuklarının istikbalini düşünmek zorunda bulunduğunu söylüyor. Kimi de bütün bunları daha makul bir zemine oturtup, “Çok çalışalım, çok kazanalım, sonra da çokça infak edelim.” diyerek kendisini teselli ediyor.
Böylece insan, farkına varmadan kulluğunu hep başka bir zamana erteliyor.
Bugün çalışmalıyım…
Yarın rahat ederim.
Bugün kazanmalıyım…
Yarın ibadet ederim.
Bugün biriktirmeliyim…
Yarın Allah yolunda harcarım.
Fakat o “yarın” bir türlü gelmiyor.
Çünkü insanın dünya ile imtihanı, çoğu zaman ona açıkça “Rabbini bırak” demekle başlamıyor. Bazen yalnızca onu dünyaya biraz daha bağlamakla başlıyor. Biraz daha kazanmak, biraz daha biriktirmek, biraz daha güvence oluşturmak, biraz daha yetiştirmek…
Derken insan, hayatını yaşamak yerine hayatını güvence altına almaya çalışırken ömrünü tüketiyor.
Bir gün, şu caminin köşesinde rızkını arayan kuşlara baktım.
Onlarda bizimkine benzeyen bir telaş yoktu.
Yarınlarını garanti altına alacak kasaları yoktu. Çocuklarının istikbalini güvenceye alacak servetleri yoktu. Emeklilik planları, birikimleri, mülkleri ve hesapları yoktu.
Sabah olunca yuvalarından çıkıyor, rızıklarını arıyor; akşam olduğunda ise Allah’ın kendileri için takdir ettiği rızıkla dönüyorlardı.
Onların hâli bana Resûlullah ﷺ’in şu sözünü hatırlattı:
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahleyin aç çıkar, akşamleyin tok döner.”
Kuş yuvadan çıkıyor; fakat rızkın kendi kanadında değil, Allah’ın katında olduğunu biliyor.
Peki biz?
Biz neden rızkı ararken Rezzâk’ı unutuyoruz?
Neden sebeplere sarılırken Müsebbibü’l-esbâb’ı unutuyoruz?
Elbette çalışacağız. Elbette gayret edeceğiz. Elbette ailemizin nafakası için helalinden kazanacağız. Fakat çalışmak başka, rızkın yükünü kendi omuzlarımızda taşımak başkadır.
Çünkü kulun vazifesi gayret etmek, rızkı yaratmak ise Allah’a aittir.
Sen ekersin; fakat bitiren sen değilsin.
Sen yürürsün; fakat ulaştıran sen değilsin.
Sen kapıyı çalarsın; fakat kapıları açan sen değilsin.
Sen çalışırsın; fakat rızık veren sen değilsin.
Öyleyse güzel kardeşim, bütün bunların ortasında kendine bir soru sor:
Allah seni ve aileni rızıksız bırakacağını mı söyledi?
Senin, eşinin ve çocuklarının rızkını kendi omuzlarına yüklenmiş mutlak bir sorumluluk gibi görüp kulluğunu bunun altında ezmekle ne elde edeceksin?
Belki de şeytanın seni kandırdığı yer tam burasıdır.
Sana günahı sevdirerek değil, bazen mubah olan şeyleri haddinden fazla sevdirerek seni Rabbinden uzaklaştırır.
Seni dünyaya bağlar.
Sana “daha fazla” dedirtir.
Daha fazla kazan…
Daha fazla biriktir…
Daha fazla güvence oluştur…
Daha güzel bir ev…
Daha iyi bir araba…
Daha büyük bir imkân…
Çocuklar için daha fazla…
Gelecek için daha fazla…
Ve sen, bütün bu “daha fazla”ların arasında, ne için yaratıldığını unutursun.
İşte Tekâsür sûresinin insanın yüzüne tuttuğu ayna tam da budur:
“Çoklukla övünmek sizi oyaladı.”
İnsan, sahip olduklarının çoğalmasıyla meşgul olurken aslında kendisinin azaldığını fark etmez.
Mal çoğalır, vakit azalır.
İmkânlar çoğalır, huzur azalır.
Hesaplar çoğalır, huşû azalır.
Dünya büyür, kalp daralır.
Ve insan, bütün bunları “geleceği hazırlamak” zannederken aslında kendisini kaçınılmaz bir geleceğe doğru hazırlamaktadır:
Kabir.
Orada ne ertelediğin kulluğun kalacak yanında, ne de güvence altına almaya çalıştığın dünya.
Ne biriktirdiklerin gelecek seninle, ne de yetiştirebildiklerin.
Orada insan, bütün ömrünün hesabını tek başına verecek.
Öyleyse henüz vakit varken kendine sor:
Ben neyin peşinde koşuyorum?
Rızkı mı arıyorum, yoksa rızkın sahibini mi unutuyorum?
Geleceğimi mi hazırlıyorum, yoksa ahiretimi mi ihmal ediyorum?
Çocuklarıma bir gelecek mi bırakıyorum, yoksa onların geleceği uğruna kendi ahiretimi mi tüketiyorum?
Ve belki de en mühim soru:
Dünyayı yetiştirmeye çalışırken, Rabbime yetişebiliyor muyum?
Çünkü insanın asıl meselesi dünyaya yetişmek değildir.
Dünya zaten gelip geçecektir.
Asıl mesele, dünya geçip gitmeden Allah’a yetişebilmektir.
Kuşlar bunu bizden daha iyi biliyor gibi…
Sabah yuvalarından çıkıyorlar.
Rızıklarını arıyorlar.
Fakat rızıklarının peşinde koşarken Rablerini unutmuyorlar.
Biz ise rızkın peşinde öyle bir koşuyoruz ki bazen, rızkı vereni unutuyoruz.
Sonra da buna hayat diyoruz.
Belki de biraz durmak gerekiyor.
Biraz susmak…
Biraz düşünmek…
Ve kendimize şu soruyu sormak:
Bütün bu koşturmacanın sonunda, Allah’ın huzuruna götürebileceğim ne var?
Abdullatif Mermer

