Çocukların küçük yaşlardan itibaren İslami bir bilinçle yetiştirilmesi ve ibadetlere tedricî olarak alıştırılması son derece önemlidir.

Çocuğun ileride kendi iradesiyle namazı ve örtünmeyi benimsemesi gerektiği düşüncesiyle, küçük yaşlarda bunlara zorlanmaması; bunun yerine telkin, teşvik, sevdirme ve güzel örneklik yollarıyla alıştırılması gerektiği sıkça ifade edilmektedir. Hatta bazı ebeveynler, çocuğun ileride namaza veya örtünmeye karşı bir tepki geliştirmemesi ve bunları kendi tercihiyle benimseyebilmesi için belirli bir yaşa kadar serbest bırakılmasını daha doğru görmektedir.

İlk bakışta oldukça makul görünen bu yaklaşımın ise gözden kaçırılmaması gereken bazı yönleri vardır.

Her şeyden önce çocuk, küçük yaşlarda alışkanlık kazanmaya daha müsaittir. Henüz çevresinin yargılayıcı bakışlarını, sosyal baskıları ve insanların kendisi hakkında ne düşüneceğini yetişkinler kadar önemsemez. Yaptığı bir davranış çoğu zaman “çocuktur” denilerek karşılanır; dolayısıyla çocuk, ibadetleri yerine getirirken toplumun kendisini nasıl değerlendireceği yönünde ciddi bir baskı hissetmez.

Fakat çocuk zamanla bir birey hâline gelir ve toplumun, çevrenin ve arkadaş grubunun değerlendirmeleriyle daha fazla karşılaşmaya başlar. “Neden böyle yapıyorsun?”, “Bunu niçin tercih ettin?”, “Böyle giyinmenin sebebi nedir?” gibi sorular, mahiyet itibarıyla olumlu ve iyi niyetli olsa dahi çocuk tarafından bir tür baskı olarak algılanabilir. Özellikle ergenlik döneminde kişi, kendi kimliğini ve sınırlarını koruma konusunda daha hassas hâle gelir. Böyle bir durumda örtünme veya ibadet, kişinin kendi iradesiyle oluşturduğu ve kendisini güvende hissettiği alana yönelik bir müdahale gibi algılanabilir. Bu da kişiyi, kendisine yöneldiğini düşündüğü baskıdan uzaklaşmak için daha önce hiç problem olarak görmediği bir değerden uzaklaştırabilir.

Zira insanın tabiatında, kendisini korumak ve güvenli hissettiği bir alan oluşturmak vardır. Kimi insan bir problem karşısında insanlardan uzaklaşır, kimi kendi içine kapanır, kimi ise farklı şekillerde kendisine ait bir alan meydana getirir. Bu alanın mahiyeti ve sınırları kişiden kişiye değişse de, kişinin kendisini güvende hissettiği bu alanı koruma refleksi oldukça güçlüdür. Dolayısıyla çocuğun ilerleyen yaşlarda kendi kimliğini oluşturduğu bir dönemde, daha önce alışmadığı bir dinî uygulamayla ilk defa karşılaşması, yalnızca bir ibadet meselesi olarak değil, bazen çocuk birey açısından özgürlük ve kimlik meselesi olarak da algılanabilir.

Bir diğer husus ise psikolojik açıdan önemli bir hakikattir: İnsan alışkanlıklarından kolay vazgeçmez. Hatta zaman içerisinde yanlış olduğuna kanaat getirdiği bazı alışkanlıklarını bile terk etmekte zorlanabilir. Çünkü alışkanlık, yalnızca tekrar edilen bir davranış değildir; insanın hayat düzeninin, konforunun ve zamanla kimliğinin bir parçası hâline gelir.

İslam’ın çocukluk döneminde ibadetlere alıştırmayı önemsemesinin hikmetlerinden biri de burada aranabilir. Çocuğa küçük yaşlarda namaz alışkanlığı kazandırılır; böylece namaz, ilerleyen yaşlarda hayatına sonradan eklenmiş ağır bir yük değil, hayatının tabii bir parçası hâline gelir. Aynı şekilde kız çocuğunun da örtünmeye küçük yaşlardan itibaren alıştırılması, ileride karşısına çıkacak bu sorumluluğun yabancı ve ağır bir yük olarak görülmesini engelleyecektir.

Bir bakıma ağaç yaşken şekillendirilmiş olur. Çocuk, henüz bütün hikmetlerini ve gerekçelerini kavrayamasa bile, hayatının bir parçası olarak gördüğü bu davranışlara alışır. Zaman içerisinde okuduğu kitaplar, aldığı eğitim, öğrendiği dinî bilgiler ve ulaştığı bilinç, çocuklukta kazanmış olduğu bu alışkanlıkların anlamını ve şuurunu besler. Böylece alışkanlık ile bilinç birbirini destekleyen iki unsura dönüşür: Önce davranış yerleşir, ardından o davranışın anlamı ve hikmeti daha derin bir bilinçle kavranır.

Dolayısıyla burada amaç, çocuğu bilinçsiz bir itaate mahkûm etmek değil; bilincin oluşacağı zemini çocukluk döneminden itibaren hazırlamaktır.

İslam’ın çocukluk döneminde namaz konusunda belirli bir yönlendirme yapmasının temelinde de insanın fıtratı ve alışkanlık kazanma süreci vardır. İnsan, her şeye ilerleyen yaşlarda aynı kolaylıkla adapte olabilen bir varlık değildir. Bu sebeple namaz henüz farz olmadan önce çocukların namaza alıştırılması emredilmiş; yedi yaşında namazın emredilmesi, on yaşında ise daha ciddi bir tutum ortaya konulması tavsiye edilmiştir. Buradaki tedricîlik dikkat çekicidir: Önce alışkanlık kazandırmak, ardından sorumluluk bilincini güçlendirmek.

Aynı yaklaşım örtünme konusunda da gözetilebilir. Kız çocuklarının küçük yaşlardan itibaren örtünmeye alıştırılması; başlangıçta daha esnek, sevdirici ve teşvik edici bir yöntem izlenmesi, ilerleyen yaşlarda ise sorumluluk bilincinin ve meselenin ciddiyetinin daha belirgin hâle getirilmesi, çocuğun bu süreci doğal bir gelişim içerisinde yaşamasına yardımcı olabilir.

“Büyüsün, sonra kendisi severek ve isteyerek yapsın.” düşüncesini ele alırken de insanın alışkanlık kazanma hakikatini göz ardı etmemek gerekir.

Bunu biraz da kendi hayatımız üzerinden düşünelim: Bugünden itibaren hiç alışmadığımız bir davranışı hayatımızın vazgeçilmez bir parçası hâline getirmek ne kadar kolaydır? Hele ki bunu, çevrenin olumsuz bakışlarına, sosyal baskıya ve toplumun alışkanlıklarına rağmen yapmak söz konusu olduğunda mesele daha da zorlaşmaz mı?

Yıllardır insanların kendisini belirli bir görünüm içerisinde gördüğü bir insanın, ilerleyen yaşlarda bu görünümü değiştirmesi; bu değişimin psikolojik ve sosyal yükünü taşıması ve alışmış olduğu konfordan vazgeçmesi ciddi bir bilinç, irade ve kararlılık gerektirmez mi?

Üstelik asıl mesele şudur: Çocuk ilerleyen yıllarda böyle bir bilinç ve kararlılığa sahip olacak mıdır? Çevresel şartların, arkadaş çevresinin, aldığı eğitimin, maruz kaldığı kültürel etkilerin ve hayatında meydana gelecek değişimlerin onu nasıl etkileyeceğini şimdiden kesin olarak bilebilir miyiz?

Bütün bunlar dikkate alındığında, çocuğu tamamen ileriki yaşlara kadar serbest bırakıp ondan daha sonra kendi iradesiyle bu sorumluluğu üstlenmesini beklemek, bana göre öyledir ama sizce de oldukça cesur bir adım değil midir?

Çocukla Yapılan Sözleşmenin Handikapı

Bazen ebeveynler, çocuğu küçük yaşlarda zorlamadan, namazı ve örtünmeyi sevdirerek belli bir yaşa kadar serbest bırakmayı; daha sonra ise belirlenen bir yaşta bunları yerine getirmesini bir şart veya sözleşmeye bağlamayı oldukça ince ve makul bir çözüm olarak düşünebilirler. Bu düşüncenin iyi niyetli olduğu açıktır. Ancak burada da gözden kaçırılmaması gereken önemli bir handikap vardır:

Çocukluk döneminde yapılan bir sözleşmenin, çocuğun yıllar sonra aynı bilinç, irade ve kararlılıkla bu sözleşmeye bağlı kalmasını beklemek ne ölçüde gerçekçidir?

Zira sözleşmeler, taraflar üzerinde belirli bir bağlayıcılık ve sorumluluk meydana getirir. İhlal edildiğinde de bunun bir sonucu veya yaptırımı söz konusu olur. Oysa henüz sorumluluk bilinci tam olarak gelişmemiş bir çocukla yapılan böyle bir sözleşme, ilerleyen yıllarda çocuğun değişen düşünceleri, çevresi ve psikolojik dünyası karşısında ne ölçüde bağlayıcı olabilir?

Daha önemlisi, çocuğu duygusal bir baskı altında bırakmak istemiyorsak, onun henüz çocukluk döneminde verdiği bir sözün ilerleyen yıllarda aynı anlamı taşımasını nasıl garanti edebiliriz?

Kanaatimce asıl mesele çocuğu baskı altına almak ile tamamen serbest bırakmak arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, çocuğu küçük yaşlardan itibaren yaşına uygun bir yöntemle, sevdirerek, alıştırarak ve tedricî biçimde hazırlamaktır. Böylece ilerleyen yaşlarda karşısına çıkan bir sorumluluk, hayatına sonradan eklenmiş ağır bir yük gibi değil, zaten hayatının tabii bir parçası olarak karşısına çıkar.

Bu noktada yedi yaş civarında namaza başlatmak, örtünmeye alıştırmak; ancak ihmaller karşısında öncelikle güzel söz, telkin, teşvik ve eğitim yolunu kullanarak çocuğa sorumluluk bilinci kazandırmak önemlidir. Çocuğun yaşını, psikolojik gelişimini ve anlayış seviyesini gözetmek; ibadetleri yalnızca bir emir olarak değil, hayatın anlamlı ve doğal bir parçası olarak sevdirmek gerekir. On yaşına doğru ise meselenin ciddiyetini daha belirgin hâle getirmek ve çocuğun artık bu sorumluluğu daha güçlü bir şekilde kavramasını sağlamak gerekir.

Nitekim Amr b. Şuayb’ın babası vasıtasıyla dedesinden rivayet ettiğine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:

«مروا أولادكم بالصلاة وهم أبناء سبع سنين، واضربوهم عليها وهم أبناء عشر سنين، وفرقوا بينهم في المضاجع»

“Çocuklarınıza yedi yaşında namazı emredin. On yaşına geldiklerinde namaz kılmazlarsa onları bu sebeple dövün ve yataklarını ayırın.”
(Ebû Dâvûd, Salât, 26)

Hadisin dikkat çekici yönlerinden biri, çocuğun namazla ilişkisinin ergenlik çağına bırakılmamasıdır. Yedi yaşında emir ve yönlendirme başlamakta, on yaşında ise daha ciddi bir sorumluluk ve disiplin aşamasına geçilmektedir. Bu da çocuğun ibadet hayatına ilişkin eğitimin, farz oluş yaşından çok daha önce başlaması gerektiğini açıkça göstermektedir.

Dolayısıyla burada takip edilmesi gereken yöntem, çocuğu erken yaşta ağır bir baskı altına almak değil; onu erken yaşta ibadetlerle tanıştırmak, bunlara alıştırmak ve zaman içerisinde sorumluluk bilincini geliştirmektir. Zorlama ile alışkanlık arasında da önemli bir fark vardır. Tedricî eğitim, sevdirme ve telkin; çocuğun ibadetle bağ kurmasını sağlarken, yaşına uygun bir disiplin de bu bağın kalıcı hâle gelmesine yardımcı olur.

Sonuç olarak çocukluk dönemi, insanın ilerideki hayatına ait pek çok alışkanlığın ve karakter unsurunun şekillendiği dönemdir. Bu dönemi yalnızca “çocuk henüz anlamıyor” diyerek boş bırakmak ne kadar isabetsizse, çocuğun yaşını ve psikolojik gelişimini dikkate almadan ağır bir baskı uygulamak da aynı ölçüde yanlıştır. En doğru yol, çocuğu küçük yaşlardan itibaren İslami değerlerle tanıştırmak; namazı, örtünmeyi ve diğer ibadetleri tedricî biçimde hayatına yerleştirmek; bunu sevgi, örneklik, telkin ve gerektiğinde yaşına uygun bir disiplinle desteklemektir.

Böylece çocuk, ileride tercih etmek zorunda kalacağı bir hayatı değil, zaten içerisinde yetiştiği ve anlamını zamanla kavradığı bir hayatı sürdürmüş olur. Önce alışkanlıkla başlayan bu ilişki, zaman içerisinde bilinçle, ardından da irade ve teslimiyetle güçlenir. İşte asıl hedef, çocuğun yalnızca ibadet eden biri olması değil; büyüdüğünde neden ibadet ettiğini bilen, onu benimseyen ve bilinçli bir şekilde sürdüren bir Müslüman hâline gelmesidir.

Abdullatif Muhammed