Bu konuyu ilmi zeminde tartışmayı elbette önemli buluyorum; ancak dile getirdiğiniz bu yaklaşımın köklü ilmi müktesebatımıza değil, açıkça reformist bir düşünce çizgisini besleme çabasına dayandığını da vurgulamak isterim. Bu bağlamda, konunun fıkhi ve usuli boyutuna dair şu hususları ifade etmeyi bir vazife görüyorum: Mehmet Görmez’in bu videoda dile getirdiği söylemler esasen şaşırtıcı değildir; zira kendisi uygun zemin ve şartları bulduğunda bu reformist yaklaşımını dışa vuran çıkışları öteden beri yapmaktadır. Nitekim bu konuşmasında da İslam hukuk geleneğinin asırlık birikimini ve usul mirasını oluşturan o koca çınarları devirirken son derece ustaca, işlenmiş bir dil ve yöntem kullanmıştır. Ancak önemle belirtmek gerekir ki bu düşünce yapısı Mehmet Görmez ile başlamış bir fikir değildir. Aksine, fıkıh usulünü ve nass anlayışını dönüştürme gayreti, tarihsel süreçte Musa Cârullah Bigiyef gibi isimlerin eliyle sistemli bir şekil almaya çalışmış ve bu fikri zemini inşa edebilmek adına geçmişten bugüne ciddi bir fikri emek harcanmıştır. Mehmet Görmez’in “şer’i-meşru” ayrımı üzerinden kurduğu bu dil, ilk bakışta masum bir içtihat veya usul tartışması gibi görünse de aslında İslam hukuk felsefesinin en temel metodoloji krizlerinden birine dokunmaktadır. Bu söylem, klasik fıkıh usulünden ziyade 19. yüzyılın sonunda Musa Cârullah Bigiyef, Muhammed Abduh ve Reşid Rızâ gibi isimlerin öncülük ettiği “makâsıd odaklı tecdid” “İslam modernizmi” çizgisinin doğrudan bir yansımasıdır. Musa Cârullah, dinin tikel naslarına takılıp kalmayı bir donukluk olarak görür. Ona göre toplumlar değiştikçe ümmetin ve ilim ehlinin adalet ile kamu yararını (maslahatı) gözeten yeni kanunlar koyma (teşri’) yetkisi devam eder. Cârullah buna “sünnet-i vaz’iyye” der; yani Peygamber’in ve Ashabın dönemin ihtiyaçlarına göre kurduğu idari ve hukuki düzenlemelerin özü “metin” değil, “adaleti sağlama” amacıdır. Görmez’in videodaki “Tikel naslar şer’idir ancak külli ilkeyle varılan adalet meşrudur” vurgusu tam olarak bu mantığa dayanır. Bu anlayışta bir hükmün sadece ayette ya da hadiste geçiyor olması (şer’i varlığı), onun her çağda ve şartta adil ya da uygulanabilir (meşru) olduğunu göstermez. Görmez’in sunduğu Hz. Ömer örnekleri de bu fikri desteklemek için kullanılır: Hz. Ömer’in Müellefe-i Kulûb’a zekat vermeyi durdurması, kıtlık senesinde hırsızlık cezasını askıya alması veya Ehl-i Kitap ile evliliği kısıtlaması, metnin lafzından ziyade zamanın getirdiği maslahatı ve adaleti öncelemenin tarihsel delilleri olarak sunulur. Ancak bu yaklaşım, klasik fıkıh usulü ve geleneksel ilim anlayışı açısından bakıldığında ciddi metodolojik sıkıntılar içerdiği açıktır: Klasik fıkıhta şer’i ve meşru kavramları birbirinin zıddı değil, eş anlamlısıdır. Şâri’ (Allah ve Resulü) tarafından konulan bir hüküm zaten doğası gereği meşrudur. Klasik alimler Hz. Ömer’in kararlarını “nassın/şer’in terk edilmesi” olarak değil; şartların değişmesiyle hükmün dayandığı sebebin (illetin) ortadan kalkması veya geçici bir idari tedbir (siyaset-i şer’iyye) olarak açıklar. “Şer’i olanı fıkıh, meşru olanı usul belirler” iddiası fıkıh ile usulü iki ayrı otorite gibi karşı karşıya getirir. Oysa klasik anlayışta fıkıh, zaten usul kurallarının bir ürünüdür; usulden bağımsız bir fıkhi hüküm olamaz. Tikel nasları “sadece yasal ama adil/meşru değil” diyerek süzgeçten geçirmek, dinin açık ve kesin metinlerini dönemin değişen akıl, ahlak ve adalet anlayışlarına göre esnetme riski ve sapmasını taşır. Bu durum, hukukun objektif metin zeminini zayıflatarak kişisel ve zamansal yorumlara aşırı bir alan açar. Mehmet Görmez’in kavramsallaştırması, klasik usulün kendi içindeki terminolojisinden ziyade, modern hukuk felsefesinde var olan “Kanunilik (Legalite) ile Adalet” ayrımını fıkıh diline tercüme etme çabasıdır. Musa Cârullah ve çağdaşlarının açtığı bu yol, fıkhı çağın ihtiyaçlarına göre dinamik tutmayı amaçlasa da, klasik usulün metne ve Şâri’in otoritesine verdiği merkezi konumla açık bir metodolojik çatışma yaşar. Sayın Görmez’in ve dayandığı Musa Cârullah’ın benimsediği bu “yumuşatılmış” dil, klasik reformist yaklaşımlardan çok daha riskli ve üzerine titizlikle eğilinmesi gereken bir durumdur. Zira usulü sarsan bu tür örtük yaklaşımlar karşısında ilim ehlinin sessiz ve kayıtsız kalması düşünülemez.
“Şer‘î Ama Meşru Değil” (Mehmet Görmez Eleştirisi)

