Tevbe Suresi 23 ve 24. Ayetler gölgesinde mazeretlerimizi konuşacağız.
Bu mazeretlerimizin Allah katında ne kadar geçerli? Bu mazeretler ile bizim üzerimizden gerçekten sorumluluk düşüyor mu?
Bu konuya girmeden önce şunu çok iyi anlamalıyız: Bu ayetler hangi dönemde indi? Kimlere indi ve bu ayetler indiğinde Müslümanların durumu neydi?
Bu ayetler indiğinde Mekke’de zulüm zirveye çıkmıştı. İslam’ın ferdi olmak her türlü işkenceye muhatap olmak demekti. Bu ayetlerin üzerine indiği kişilerin sadece Müslüman olduklarını söylemeleri işkence görmeleri, beldelerinden sürülmeleri için yeterliydi.
O dönemde “Ben Müslümanım” demek bu sonuçlarla karşılaşmak için yeterliydi.
Bu dönemi iyi anlarsak bizim mazeretlerimizin ne kadar geçerli olduğunu daha iyi anlayacağız ve daha iyi kıyaslama yapacağız.
İslam’ın ilk gündeme geldiği dönemde sadece iman ettiğinden dolayı Habbab b. Eret’i düşünün: Kendisi demircidir. Kendisinin Efendisi konumundaki kadın orada bulunan tüm demirleri kızdırıp onun bedenini dağlıyor, işkence ediyor.
Hatta Hz. Ömer (ra) “Vallahi ben onun bedeni gibi bir beden görmedim.” Diyor.
Böyle bir imtihan döneminden geçerken Habbab b. Eret Rasulullah aleyhisselama eliyor: “Ya Allah’ın Rasulü içinde bulunduğumuz bu durum, işkenceler ve zorluklar ne zaman sona erecek?” diye soruyor.
Haklı değil mi?
Rasulullah aleyhisselam Kâbe’nin gölgesinde uzandığı yerden hiddetle doğruluyor ve diyor ki: “Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların etleri demir taraklarla taranmış ve kör testere ile ikiye kesilmişlerdi de inançlarından vazgeçmemişlerdi.”
Peygamber aleyhisselamın bu sözü söylediği kişi Habbab b. Eret…
Peygamber aleyhisselamın bu sözü söylediği kişi Bilal b. Rebah… Çölde işkence altında inim inim inlerken göğsüne koyulan taşın acısı mı tepesine vuran güneşin acısı mı yoksa kumun bedenini yakma acısı mı? Her şeye rağmen “Ahad Ahad” diyen Bilal bu sözlere muhatap olan kişi…
Bu ayetlerin üzerine inmiş olduğu kişi: Bir taraftan katledilen Yasir ile Sümeyye’yi düşünün bir taraftan da onların katledildiğini gören Ammar’ı düşünün!
Ammar (ra) öyle işkencelere uğruyor ki… Bir gün Peygamber aleyhisselamı inkâr etmesini istiyorlar ve Ammar (ra) o işkencelerden kendinden geçtiği için inkar ediyor. İnkar edince büyük bir sancı ile Peyagmber aleyhisselamın yanına geliyor ve ayet iniyor: İkrah altında kalbi iman ile dolu iken sadece dil ile inkar etmenin ruhsatı veriliyor. Ama görüyoruz ki Ammar bu ruhsatı tekrar kullanmıyor.
Böyle bir atmosferde Tevbe suresi 23 ve 24. Ayetler iniyor. Biz bugün bu atmosferi anlamazsak kendi mazeretlerimizi geçerli kabul edeceğiz. Bu mazeretleri değil Müslümanlara Allah’a bile sunma haddinde bulunacağız.
Allah ayete İman edenlere hitap ederek başlıyor: “Ey iman edenler!”
Abdullah b. Ömer: “Eğer ki bir ayette ‘Ey iman edenler!’ ifadesini işittiysen kulağını aç ve iyi dinle. Çünkü duyacağın ayetlerde senin için ya müjde var ya da tehdit var. İkisi de seni yakından ilgilendirir.” Diyor.
Biz bugün böyle bir ayetle karşı karşıyayız.
“Ey iman edenler” Allah’ın birliğine, Rablığına, Rububiyetine, Uluhuyetine, üzerimizdeki otoritesine, Hâkim oluşuna iman ettiğini söyleyenler!
Bizim hayatımızda söz sahibi olarak Allah dışında hiç kimsenin, hiçbir kurumun olmadığını söyleyenler!
Allah konuştuğunda tüm dünya susmak zorundadır diye inanlar!
Benim hayatım Allah’a teslimdir diyenler!
Tevbe 23: “Ey iman edenler! Babalarınızı ve kardeşlerini; küfrü imana tercih ederlerse, onları dost edinmeyin (velayetlerini kabul etmeyin).”
Babalarınızı, kardeşlerinizi, patronlarınızı, başınızda sorumlu olanları ‘küfrü imana tercih ederlerse’ onların velayetini kabul etmeyin. Kendi üzerinize veli edinmeyin.
Eğer ki bu insanlara küfür; imandan, İslam’dan, Allah’tan, Peygamber’den daha sevimli ise daha önemli ise onların velayetlerini kabul etmeyin ve üzerinizde de velayet hakkı olduğunu düşünmeyin.
Eğer ki onlara olan sevginizden, muhabbetinizden, ilginizden dolayı velayetlerini kabul ederseniz: “Sizden kim onların velayetini kabul ederse işte bunlar zalimlerin ta kendisidir.”
Allah’ın, Peygamberin ve onların çizgisinde hareket eden Müslümanların dışındakilerin velayetlerini kabul edenler zalim olarak vasıflandırılmıştır.
Yakınlık meselesine dikkat edin: “Sizin babalarınız ve kardeşleriniz bile olsa” diyor.
Bu baba kim? Kendi baban olur, patron baban olur, şah baban olur, efendibaban olur, fark etmez. Senin üzerinde söz hakkı olarak kabul ettiğin kim ise o olur, yakınlık önemli değildir.
Eğer onlar küfrü imana tercih etmişlerse onların dost edinilmesi kesinlikle reddedilmiştir.
Ayette Zalim ifadesi geçiyor. Zulüm, olması gerekeni olması gereken yere koymamak, yerine başka bir şey koymaktır. Velayet hakkı iman edenlerindir. Eğer kişi iman edenlerin velayet hakkını iptal eder ve küfrü tercih edenlerin velayetini kabul ederse bu zulümdür. Allah o kişilere zalim demiştir.
Anlıyoruz ki biz velayeti; Allah, Rasulü ve onun çizgisinde hareket edenlerin dışında hiç kimseye veremeyiz. Bizim velimiz onlar bizler de onların velisiyiz.
Arkasından gelen Tevbe suresi 24. Ayet ise “De ki” ifade ile başlar.
Allah bir önceki ayette “Ey iman edenler!” diyerek bizi muhatap almıştı. Bir sonraki ayette ise Allah mazeret sunanlara hitap ederken onları muhatap bile almıyor. Peygamberi aracılığı ile emrini söylüyor. Allah’ın bizi muhatap almaması demek bizim dünyamızın ve ahiretimizin kararması demektir. Allah sana “Ey kulum” demiyorsa senin psikolojinin bozulacağı, senin uykularının kaçağı yer tam olarak burasıdır. Belki de hayatının kötü gitme sebebi bu: Allah’ın seni muhatap almaması!
Diyoruz ya, işler yoğun, misafir var, yoğunum, şöyle durumlar var, böyle durumlar var işte o zaman Allah seni muhatap bile almıyor.
Sen istediğin kadar mazeret sun, Allah seni muhatap almıyor.
Tevbe 24: “De ki: Şayet babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretleriniz, elinize geçen mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evler size Allah’tan Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli olursa…”
Allah burada kıtal demiyor, özellikle cihad kelimesini kullanmış. Cihad, geniş bir ifadedir. Allah için yapılan ya da geri durulan her şey cihaddır.
Allah için bir hadis yaymak, Allah için birine nasihat etmek, Allah için yolda kalmışa yardım etmek, Allah için bir Müslümanın sıkıntısını gidermek, Allah için dinini öğrenmek…
Kişinin sıcak evinden çıkıp, rahat evinden çıkıp ders ortamlarına katılmak cihaddır. Gitmeyenler mazeret beyan edenlerdir. Allah bunu kabul etmediğini söylüyor.
Hastayım diyen kişi sabah kalkıp işe gidiyor, arkadaşları ile buluşmaya gidiyor ama Allah’ın dinini dinlemeye gelmiyor. Bu hastalık anneye, babaya, gezmeye, ticarete, arkadaşa kısacası dünyaya engel değil ama Allah’ın dini için koşturmaya engel oluyor.
Dünya için koşturanlar Allah için din dinlemeye, Allah için elini cebini atıp bir Müslümanın sıkıntısını gidermeye, Allah için nasihat etmeye, dini yaymaya, dinlediklerini paylaşmaktan aciz kalıyor.
Bu dinin 2 bölümü var: Dinleme ve ulaştırma
Rasulullah aleyhisselam: “ Benden bir ayet bile olsa onu yayın” demedi mi?
Rasulullah aleyhisselam: “Benden duyduğunu aktaranın Allah yüzünü ak etsin” demedi mi?
Eğer ki bazı davetçiler bu dini anlatmak, ulaştırmak için gayret etmeseydi, mücadele etmeseydi, uykusuz kalmasaydı, İslam bugün bizlere kadar gelebilir miydi?
Bugün İstanbul’da yatan Ebu Eyyub El Ensari İstanbula 93 yaşında at sırtında geldi.
O 93 yaşında, at sırtında İstanbul’a gelecek ama bizim insanlarımız aynı mahallede Allah’ın dinini dinlemeye gelmeyecek. Aynı cennete talip olabilir miyiz?
Allah mazeretleri geçersiz kıldı.
“Allah’ın emri, azabı gelinceye kadar bekleyin.”
Bundan daha büyük bir tehdit olabilir mi?
Allah; cihad karşısında, Allah’ın dini için mücadele noktasında dünyayı dine tercih edenlerin azabı hak ettiğini söylüyor.
Baban için bile mazeret sunamazsın, din adına geride duramazsın, diyor.
Çocuğun hasta diye ilim meclisine gitmedin. Allah bunu mazeretten saymıyor.
Bizim çocuğumuz bu dinden daha önemli değil!
İhvanı Müslimin’i biliyoruz. İlk kuruluş döneminde Hasan el Benna ve 6 arkadaşı her gece birinin evinde bir araya gelip sabaha kadar ümmetin meselelerini konuşuyorlar. Sabah namazına yakın da evden ayrılıyorlar. Hasan el Benna’nın bir adeti var, gittiği evden en son çıkıyor. Bir gün Şeyh İsmail’in evindeler. Şeyh İsmail’in 12 yıl çocuğu olmuyor ve 12 yıl sonunda çocuğu olunca adını Ruhiye (canım) koyuyor. 12 sene sonra çocuk sahibi olan bir babanın evindeler. Sabaha kadar tartışmalar, konuşmalar, değerlendirmeler oluyor. Herkes tek tek çıktıktan sonra geriye Hasan el Benna kalıyor.
Şeyh İsmail: “Bana yarın taziye işlerinde yardımcı olabilecek biri var mı?” diye soruyor.
Hasan el Benna: “Hayırdır?” diyor.
Şeyh İsmail: “Kızım Ruhiye bugün vefat etti.” Diyor.
Hasan el Benna: “Sen 12 yıl boyunca beklediğin kızın vefat ettiği halde bizimle oturdun, ümmetin meselelerini konuştun, bize ikramlarda bulundun öyle mi?” diyor.
Şeyh İsmail: “Üstad! Ben ‘Ruhiye öldü dedim, ‘Davam öldü’ demedim ki!”
Bu adamlar bu ayetteki tehdidi anlamış adamlar!
Peki, bugün bizim eften püften mazeretlerimiz?
Hasan el Benna’nın yaşadığı yerde, o dönemde 4 bin köy var. Hasan el Benna bu köylerin 3 binini gezmiş ve davet yapmış.
Hasan el Benna bir gün davetten dönüyor ve evine uğruyor. Hanımı: “Üstad, bu gece kalsan, çocuğun durumu iyi değil.” Diyor. Hasan el Benna:
“Benim kalmam onun hastalığına bir katkı sağlamayacak. Eğer vefat ederse de dedesi taziye işlemlerini benden daha iyi bilir.” Diyor
İlginç olan şudur ki: hanımı da asla şikayet etmiyor. Çünkü hepsi bu ayeti hakkıyla anlamışlar. Kızıp babasının evine gitmiyor. Çünkü dinin her şeydin üzerinde olduğunu biliyor. Eşinin bir dava adamı olduğunu kabul ediyor.
Bugün bu duruşu hangi kadın gösterebilir? Hangi kadın o yüreğe sahiptir?
Onlar bu tehdit karşısında ne eşlerini de ne çocuklarını düşünebildiler.
Allah’ın dini benden, senden ve bizim hiçbir yakınımızdan önemsiz değildir. Allah’ın dini hepsinin üstündedir.
Bizler bugün mazeretler sunmaya utanmalıyız.
Tevbe 24: “De ki: Şayet babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretleriniz, elinize geçen mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evler size Allah’tan Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli olursa…”
Aşiret, sizi bir noktada bir araya getiren herhangi bir şey olabilir. İlk başta ailedir.
Biriktirdiğiniz, köşede yığdığınız mallar, “Ben koşturdum, gece gündüz didindim.” Diyorsan ve bu mallar, ticaretin seni Allah’ın yolundan alıkoyuyorsa cezayı bekle!
İçerisinde hoşnut olduğunuz eviniz… Size daha sevimli ise, sizin için daha önemli ve öncelikli ise; Allah’tan, Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten… O zaman bekle! Ne için? Cezayı zaten hak etmişsin sadece sana gelmesi için bekle diyor Allah.
“Allah fasık olan bir topluluğa, gruba hidayet yolunu göstermez.”
Sürekli mazeret sunan, sürekli mazeretlerle gelen kişilere Allah fasıktır diyor. Bunların mazeretlerini öne çıkaran şey bunların fıskıdır, kalbinin hastalığıdır diyor ve böyle devam ettikleri müddetçe onları doğru yola iletmeyeceğini söylüyor.
Peki, soralım kendimize bugün Allah’ın davası adına mücadele etmek ve İslami derslere gitmek için:
İmkan mı yok?
Hastalıktan mı ölüyoruz?
Evimiz mi yanıyor?
Çocuğumuz açlıktan mı ölüyor?
Bugün bizim bahanemiz ve mazeretimiz ne? Allah için yapılacak şeylerde neden geri duruyoruz?
Hasan Basri (ra): “Allah’ın sizinle ilgilenip ilgilenmediğini görmek istiyorsanız Allah’ın sizi ne ile meşgul ettiğine bakın.”
Vaktini en çok nerede ve ne ile geçiyor ona bakmalıyız.
Allah Subhanehu ve Teala dinini ve davasını her şeyin üzerinde tutmayı bize sevimli kılsın.
Velhamdulillahi Rabbil Alemin
(23.06.2019 Tarihli, Mazeretlerimiz Geçersizdir Konferansı Notlarıdır.)
Abdullatif Mermer


