Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâh, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillâh.
Geçenlerde Afganistanlı bir âlim (Şeyh Muhammed Nasır) ile bir sohbetimiz (röportaj) gerçekleşti. Kendisine yöneltilen sorular üzerine verdiği bazı cevapları, o esnada ortam için tercüme etmiştim. Burada da sizlerle paylaşmak istiyorum.
İlk olarak kendisine, Taliban’ı güçlü kılan ve zafere ulaştıran temel unsurların neler olduğu soruldu.
Şeyh, cevabına şu ayet-i kerimeyi okuyarak başladı:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Ardından, Allah Teâlâ’nın burada bir tavsiyede bulunmadığını, bir emir verdiğini özellikle vurguladı. Ona göre Müslümanların cemaat olmaları, tek bir çatı altında hareket etmeleri ve ayrılığa düşmemeleri bir farzdır. Müslümanların başarıya ulaşabilmeleri de bu farziyeti hakkıyla yerine getirmelerine bağlıdır.
Daha sonra şu ayeti okudu:
وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا ۚ إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Birbirinizle çekişmeyin; sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabredin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”
(Enfâl, 8/46)
Şeyh, Müslümanların kendi aralarında farklı düşüncelere sahip olabileceklerini; ancak bu farklılıkların kavgaya dönüşmediği müddetçe bir tehlike oluşturmayacağını ifade etti. Fakat ihtilaflar kavgaya dönüşür, taraflar kendi görüşlerinde ısrar eder ve bu durum bir çatışma hâline gelirse, Allah Teâlâ’nın onların gücünü ve kuvvetini ellerinden alacağını söyledi.
Ona göre Taliban’ın yaptığı en önemli işlerden biri, Müslümanlar arasındaki ihtilafların kavgaya dönüşmesine müsaade etmemek olmuştur.
Ardından şu ayet üzerinde durdu:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan ulü’l-emre de itaat edin.”
(Nisâ, 4/59)
Şeyh, bu ayetin tefsiri bağlamında âlimlerin ulü’l-emr kavramı hakkında farklı açıklamalar yaptıklarını; Talibanın ise; cihad menhecine sahip âlimler ve emirler şeklinde tek bir mana ile kabul ettiğini ifade etti. Daha sonra ise özellikle İslami mücadelede güçlü olmanın yolunun cihadî menhec anlayışına sahip, ilim ve akide bakımından yeterli kimselerin etrafında birleşmenin önemini bilmekten ve anlamaktan geçtiğini vurguladı.
Bu anlayış ile Cihadî menhece sahip olmayan veya ilmi icaze ve yeterliliği olmayan kimselerin farklı fikir ve yorumlarının kendi topraklarındaki Müslümanlar arasında ihtilaf oluşturacak bir zemine dönüşmediğini; kendilerinin ise ortak bir anlayış ve merkeze itaat ederek Talibana bağlı hareket ettiklerini söyledi.
Allah’a hamdolsun, hem cemaat olmak hem de itaat konusunda ısrarcı olmak Müslümanları güçlü kılmıştır.
Cemaat ve itaat konusunda çok fazla vurgu yapınca ona dönerek bu açıklamaları esnasında kendisine özel bir soru sordum:
“Şeyh, bu itaati şöyle somutlaştırabilir miyiz? Mesela şu anda önünüzde bir bardak çay var. Fark ettiğim kadarıyla çayı çok seviyorsunuz. Eğer Taliban ‘Bu çayı içmek yasaktır.’ derse ne yaparsınız? ‘Çay haram değil, neden bize bunu yasaklıyorlar?’ diye sormaz mısınız?” dedim.
Bana şöyle cevap verdi:
“Taliban bunu sorgulamaz. Emir bunu söylemişse terk eder.”
Ardından konuşmasına devam ederek Müslümanların cemaat olmalarının, benimsedikleri cihadî menheci korumalarının ve dinlerine, namuslarına ve toplumlarına saldıran kimselere karşı teyakkuz hâlinde bir bilinç ve düşünceye sahip olmalarının zorunlu olduğunu ifade etti.
Müslümanların Öncelikli Olarak Öğrenmeleri Gerekenler
Daha sonra kendisine, “Taliban neyi önceliyor ve bizlere neyi tavsiye edersiniz?” diye sorulduğunda, Müslümanların kesinlikle sîret okumaları gerektiğini ve bu konuda sağlam bir ilme sahip olmalarının önemini ifade etti.
İkinci olarak Müslümanların İslâm tarihini ve genel anlamda tarihi bilmeleri gerektiğini söyledi.
“ Müslümanlar tarihi ve kendi tarihlerini bilmezlerse olaylar ve musibetler karşısında nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğine dair tecrübeden yoksun kalırlar.” dedi.
Bu nedenle İslâm tarihini ve tarihi çok önemli gördüklerini, tarih okumalarını zaruri okumalar arasında kabul ettiklerini ifade etti.
Üçüncü olarak ise ilim konusunda önemli bir uyarıda bulundu. Sadece Kur’an’ı önüne alıp Kur’an’dan açıklamalar yapan kimselerden ilim alınmaması gerektiğini; rüşdünü ispat etmiş, ilim sahibi, menheci sağlam ve akidesinde müşkül bulunmayan kimselerden ilim alınması gerektiğini söyledi.
Tefsir yapan kimselerin de mutlaka ilmî icazete ve yeterliliğe sahip olmaları gerektiğini özellikle vurguladı.
Burada dikkatimi çeken hususlardan biri, ilmin doğru ve yeterli kimselerden alınması gerektiğini sürekli olarak vurgulamasıydı.
Ardından Müslümanların helal ve haramı iyi bilmeleri gerektiğini söyledi. Helal ve haramı bilmeyen bir kimsenin farkında olmadan helali haram, haramı da helal kabul edebileceğini; bunun çok ciddi bir mesele olduğunu ve onu imandan koparan, küfre düşmesine sebep olan bir mesele olduğunu ifade etti. Bu sebeple Müslümanın hem bu tür yanlışları tanıyabilmesi hem de kendisinin böyle bir tehlikeye düşmemesi için helal ve haram konusunda yeterli bilgiye sahip olması gerektiğini belirtti.
Aynı şekilde Müslümanın kendi akidesini iyi bilmesi ve bunu cihad menhecine sahip doğru bir âlimden teyit ederek öğrenmesi gerektiğini ifade etti.
İhtilafların Çözümü ve Kalplerin Birleşmesi
Daha sonra kendisine, ihtilafların nasıl çözüleceği ve Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin nasıl sağlanacağı soruldu.
Şeyh, bu meselede öncelikle kalplerin birbirine yakınlaşması gerektiğini söyledi.
Kalplerinde birbirlerine karşı düşmanlık ve husumet bulunan insanların arasındaki ihtilafların gerçek anlamda çözülemeyeceğini ifade etti.
Ardından şöyle devam etti:
Birincisi, Müslümanlar birbirlerine güzel hitap etmeli; birbirlerine kötü ve aşağılayıcı lakaplar takmamalıdır. Birbirlerini küçük düşürücü veya kötü gösterici ifadelerden uzak durmalıdırlar ki kalpler birbirine karşı soğumasın.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ ۖ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ
“Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir!”
(Hucurât, 49/11)
Şeyh, bu sebeple Müslümanların birbirlerine lakap takmamaları ve ortada açık ve somut bir delil bulunmadıkça bir Müslüman hakkında münafık, kafir gibi ağır hükümler içeren ifadeler kullanmamaları gerektiğini ifade etti.
Ardından Allah Teâlâ’nın Müslümanlar hakkında kötü zanda bulunmayı yasakladığını hatırlattı:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”
(Hucurât, 49/12)
Şeyh, “Zan yasaklanmışken, nasıl olur da Müslümanlar hakkında töhmet oluşturacak zannî değerlendirmeleri gündeme getirebiliriz?” diye sordu.
Çünkü zan, zamanla töhmete; töhmet ise Müslümanlar hakkında iftira ve benzeri sözlerin yayılmasına zemin hazırlayabilir. Bu sebeple Müslümanların hem kötü zandan sakınmaları hem de bir Müslümanı töhmet altında bırakacak zanlarını başkalarıyla paylaşmamaları gerektiğini ifade etti.
Bu durumların kaplerin soğumasına ve düşmanlığa sebep olacağını ifade etti.
Sonra gıybet üzerinde durdu.
Allah Teâlâ gıybeti, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzeterek şöyle buyuruyor:
وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا ۚ أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ
“Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.”
(Hucurât, 49/12)
Gıybetin, bir Müslüman hakkında gerçekte bulunan bir şeyi konuşmak olduğunu hatırlattı. “Bir Müslüman hakkında var olan bir şeyi konuşmak bile bu kadar kötü ve çirkin görülmüşse, olmayan bir şeyi onun hakkında söylemek ne kadar doğru olabilir?” dedi.
Bu tür davranışların kalplerin birbirinden uzaklaşmasına, Müslümanların birliğinin bozulmasına, ihtilafların derinleşmesine ve Müslümanların bir araya gelerek ortak hareket etmesine engel olacağını ifade etti.
Bu nedenle Müslümanların öncelikle bu hastalıklardan kurtulmaları ve kalplerinde birbirlerini sevmeye engel olan kötü duygulardan arınmaları gerektiğini söyledi.
İftira ve benzeri günahlardan ise ayrıca bahsetmeye bile gerek olmadığını; gıybetin ne kadar ağır bir günah olduğunu açıklayan ayetin, gıybetten daha da ağır olan iftiranın ne derece büyük bir suç ve günah olduğunu anlamamız için yeterli olduğunu ifade etti.
Tecessüs ve Şüphelerin Beslenmesi
Daha sonra Allah Teâlâ’nın tecessüsü de yasakladığını söyledi.
Şeyh, İslâm devletinin güvenlik ve savaş şartları içerisinde kâfirler ve münafıklar hakkında tecessüs yapmasının meşru olabileceğini; ancak birey merkezli Müslümanlar hakkında tecessüs yapılmasının başka bir zemine kapı aralayacağını, yanlış sonuçlara ulaşılması ile fitneye, ayrılık ve parçalanmaya sebep olacağını ifade etti.
“Müslümanlar hakkında tecessüs yaparsanız gerçek olmayan zanlarınızı beslersiniz. Gıybet için zemin oluşturur, zamanla iftiraya kadar varabilecek bir sürecin kapısını açarsınız.” dedi.
Böylece Allah Teâlâ’nın yalnızca zannı haram kılmakla kalmadığını, kötü zanna zemin oluşturacak davranışları da yasakladığını; gıybeti haram kıldığı gibi gıybete götürecek yolları da kapattığını ifade etti.
Uhud’dan Bir Ders
Son olarak kardeşlerine bir örnek vereceğini söyledi ve Uhud Savaşı üzerinden önemli bir değerlendirme yaptı.
Uhud Savaşı’na giderken üç yüz münafığın Müslümanlarla birlikte hareket ettiğini, ancak Uhud’a gelindiğinde geri döndüklerini hatırlattı.
Daha sonra Resûlullah ﷺ’in elli kişiyi okçular tepesine yerleştirdiğini ve başlarına Abdullah b. Cübeyr’i tayin ettiğini söyledi.
Burada özellikle şu noktaya dikkat çekti:
“Peygamber ﷺ’in kendisi orada olmasına rağmen, hemen yanı başındaki elli kişilik grubun başına bir emir ve sorumlu tayin ediyor.”
Böylece Resûlullah’ın ﷺ emirlik ve itaate ne kadar önem verdiğinin görüldüğünü; oluşturduğu her grubun başına bir sorumlu tayin ettiğini ve o sorumluya itaat edilmesini emrettiğini ifade etti. İtaati anlamayanların birliğe değil fitneye hizmet edeceklerine işaret etti.
Ardından Uhud’da yaşanan yenilgiye sebep olan hususlardan söz etti:
Birincisi, başlarındaki emire itaat etmemeleri.
İkincisi, dünya malına meyletmeleri.
Üçüncüsü ise ihtilafa düşmeleri ve ihtilaflarını bir çatışma sebebi hâline getirmeleri.
Kendi emirleriyle ilgili düştükleri ihtilafta hevalarına uyduklarını ve bu hevanın sonucunda ortaya çıkan ihtilafın hem kendilerine hem de Uhud Savaşı’nda elde edilmiş büyük kazanımlara zarar verdiğini söyledi.
Buradan hareketle Şeyh şu sonuca dikkat çekti:
Uhud’daki yenilginin sebebi, üç yüz münafığın Müslümanlarla birlikte yola çıkıp daha sonra geri dönmesi değildi. Çünkü münafıklar geri dönmüş, fakat onların dönüşü Müslümanların asıl gücünü ortadan kaldırmamıştı.
Asıl tehlike, Müslümanların kendi içlerinde ortaya çıkan ve kavgaya dönüşen ihtilaf olmuştu. Çünkü ihtilaf ettikleri halde başlarındaki emire itaat etselerdi kurtulacaklardı dedi.
Bu sebeple Şeyh, Müslümanlara hitaben şunu vurguladı:
“Münafıkların ve kâfirlerin varlığı sizi asıl anlamda yıkıma götüren sebep değildir. İçinizdeki münafıkların sözleri de tek başına size zarar vermez. Asıl zarar, Müslümanların kendi hevalarının peşine düşerek oluşturdukları, itaati bozan ve kavgaya dönüştürdükleri ihtilaftan gelir. İşte bu ihtilaf, Müslümanların büyük kazanımlarını heba eder.”
Sohbet boyunca tekrar tekrar vurgulanan temel mesele ise şuydu:
Cemaat, itaat, ilmi ehil kimselerden almak, ihtilafları kavgaya dönüştürmemek ve Müslümanların birbirlerine karşı kalbi muhabbetlerini korumak.
Allah şeyhe rahmet etsin. Şeyhin sözlerini tercüme ederken adeta Türkiye’de yaşamış ve buradaki Müslümanların sorunlarına bizzat vakıf olmuşçasına nasihat ettiğini hissettim. Oysa hakikat şudur ki; Resûlullah döneminden bugüne Müslümanların yaşadığı sorunlar da bu sorunların çözümleri de ortaktır. Türkiye’de işler ehil olmayan kişilerin eline kaldığında ve Müslümanlar arasında bir otorite boşluğu oluştuğunda, bu tür fitnelerin içinde savrulmak son derece kolaylaşıyor.
Rabbim bizlere hayırlar ihsan eylesin ve bizleri hayır üzere muvaffak kılsın.
Abdullatif Mermer


